Kültürle Şekillenen Şiddet

Tarih : 27 Ocak 2020

Hatice Çelik

Dişhekimleri Odası Kadın Komisyonu

Yemen’i büyük bir baskı ve zulümle yöneten Şeddat’tan, aile şerefimizi iki paralık ettin baskısına kadar insanlığın bitmeyen çilesi olan şiddet, topluluklar içinde daima kültürel şekillenme ile desteklenmiş, janjanlı paketlere sarılıp servis edilmiştir.

Şiddetin kapsamlı bir tanımını yapmak sosyal bilimciler için oldukça güçtür. Çünkü bir eylemin şiddet olarak nitelenmesi bir topluluktan diğerine göre değişmektedir. Afrika topluluklarında ergenliğe geçiş ritüeli olarak dağda tek başına bırakılmaktan kırbaçlanmaya kadar uzanan bir yelpazede, psikolojik ve fiziksel şiddet içeren eylemler vardır. Topluluğun mensupları, yapılanı şiddet olarak algılamaz ve tanımlamaz. Bu da kültürle şekillenen şiddetin bireyler tarafından nasıl doğal karşılandığının tipik bir örneğidir. Ritüelin yapıldığı toplumda yaşayan bir birey, kanunlarında en azından fiziksel şiddetin suç olarak tanımlandığı bir ülkenin sınırları içinde yaşadığı halde adalet sistemine ve kolluk güçlerine başvurmamaktadır. Çünkü eğer yaşadığı toplumun geleneklerine karşı gelirse dışlanacak, yalnızlaşacaktır. Bu sosyal bir tür olan insan için kabul edilmesi ve başa çıkılması son derece zor bir durumdur. Kuralsızlık ve sosyal bağların zayıflığı anomi olarak tanımlanan başka bir patolojik durumun gelişmesine sebep olur. Durkheim, ‘İntihar’ isimli kitabında bireysel bir olgu olarak algılanan intiharın toplumsal nedenleri, bu bağlamda anominin etkileri ve aidiyet duygusunun önemi üzerinde durmuştur.

Bireyler arası şiddetin toplumsal nedenleri üzerine pek çok kuram üretilmiştir. Bunlardan en çok bilinen ve kabul göreni Wolfgang’ın ve Ferracuti’nin ‘şiddet alt-kültürü’ kuramıdır. Bu kurama göre, bireyin yetiştiği toplumun içinde görerek ve öğrenerek şiddeti içselleştirme sürecine vurgu yapılır. Şiddet yaşamın doğal akışında sıradanlaşır. Şehirlerin bazı semtlerinde suç oranının yüksekliğinin en önemli nedeni, bu şiddet kültürüdür. Suç işleyen bireyler yaşadıkları sosyal ortamda takdir edilir, kabul görür.

Bireyler arası şiddetin üzerinde durulurken büyük toplulukları sindiren, pasifize eden kitlesel şiddetler gözden kaçırılıyor. Oysa topluluklar halinde göğüslenmek zorunda kalınan bu şiddet biçimleri bireysel şiddetin tetikleyicileri olarak sosyal hayatı yerle bir ediyor. Ekonomik kriz dönemlerinde patronların sonu gelmeyen her türlü taleplerini, işsiz kalmamak adına sineye çeken çalışanların birebir ilişkilerde yaşadığı öfke patlamaları göz ardı edilemez. Oysa örgütlü direniş ve herkes için hak talebi, bir türlü ulaşamadığımız yüksek kültür olarak orada, tam da gözümüzün önünde duruyor, ama kimse elini uzatmıyor.

Gecekondu mahallelerinin kent yaşamının en temel hizmetlerinden mahrum kalması kitlesel şiddet değil de nedir? Toprak yollar, yetersiz hatta hiç noktasında kanalizasyon, toplanmayan çöp yığınları içinde oynayan çocuklar sanki başka türlüsü ol(a)mazmış gibi sıradan karşılanıyor. 80’li yılların ortalarında İngiltere’de yaşanan madenci grevlerinde, Anglikan Kilisesi piskoposlarından biri, grevcilerin yaşadıkları bölgelerin sosyoekonomik olarak ihmal edilmesini şiddet olarak tanımlamıştır. Aslında ideolojik şiddetin en yıkıcı halidir bu; yoksul ve yoksun bırakmak. İktidarlar kendilerini desteklemeyen toplulukları bu şekilde kontrol altında tutar. Ama son yıllarda kendilerini destekleyenleri de aynı yöntemle kontrol ettiklerine şahit olduk. Çünkü sosyal yardımlar, gücü elinde bulunduranlar tarafından uslu çocuklara(!) verildi. Hakkı olanı almak için mecbur kalınan boyun eğiş gerçekte ideolojik şiddetin ete kemiğe bürünmüş halidir.

Kitlesel şiddetin en çok bilineni ise ırkçılıktır. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında evlerimizin salonlarındaki televizyon ekranlarından canlı yayınlarda izlediğimiz Bosna Savaşı, geçtiğimiz yüzyılın başı ve ortasında yaşanan iki dünya savaşı sonrasında çatışmaların bir daha yaşanmaması için kurulan BM’in aslında misyonuna uygun davranmadığını gösterdi. BM’in güvenli bölgelerine rahatça giren katiller birkaç gün içinde Serebrenitsa’da 8 binin üzerindeki Boşnak sivili öldürdü. Bölgede halen bulunamayan toplu mezarlar olduğu biliniyor.

Savaşlardan kaçan göçmenler de ırkçı saldırıların hedefi halindedir. Gittikleri bölgedeki insanlar tarafından kültürlerini dejenere etmekle suçlanırlar. Özellikle Ortadoğu’da yaşanan siyasal iktidar krizleri, ülkemize milyonlarca göçmenin çok kısa bir zaman diliminde göç etmesine neden oldu. Bu kontrolsüz kitlesel insan hareketi, kampların hazırlanamaması yüzünden göçmenlerin ülkenin nerdeyse her ilçesine yerleşmesiyle sonuçlandı. Yaşamlarını son derece yetersiz şartlarda sürdüren bu insanların aç kalmamak için kimsenin yapmak istemediği işleri boğaz tokluğuna yapmaya başlamasıyla ücretler düştü. Parasını getirebilen birkaç göçmenin lüks hayatı, sosyal medya üzerinden paylaşılarak göçmenler aleyhine ırkçı söylemlerin hızla artmasına yol açtı. Herkes için insani yaşam koşullarını savunmak yerine ‘kültürümüzü bozuyorlar, ahlakımızı yozlaştırıyorlar’ iddialarıyla ülkemizde her zaman varlığını iliklerimize kadar bildiğimiz ırkçılık ivme kazandı. İnsanlık tarihini değiştirecek kadar önemli tarihi eserlerin olduğu yerlerde artık ‘benden değilsin’ kavgası yapılıyor. Her ne kadar Homo sapiens yaşadığımız bölgede ilk yerleşik hayata geçmiş ve kültür üretmeye başlamış olsa da, farklı kültürlere tahammülsüzlük ülkemizin bitmeyen çilesi.

Toplumsal cinsiyet rollerinin kültürel nedenleri üzerinde durmaksızın kadına yönelik şiddet üzerine söz söylenemez. Anneliğin yüceltildiği, kadının edilgen yetiştirildiği toplumlarda tanrı kompleksli erkeklik olgusu kadına yaşam alanı bırakmıyor. Ülkemizde kadın cinayetinin yaşanmadığı gün neredeyse yok. Hukuk fakültesinde kopya çeken öğrencisine tutanak tutan Ceren Damar, olaydan birkaç saat sonra bu şahıs tarafından katledildiğinde, sosyal medyada bunun kadın cinayeti olmadığı iddiaları vardı. Erkek hoca, tutanağı kadın öğrenciye tutmuş olsaydı böylesine vahşi bir cinayet yaşanır mıydı? Duruşmalarda, ‘aslında bana ilgisi vardı, eşiyle cinsel hayatından memnun olmadığını söyledi’ savunmaları yapılır mıydı? Özgecan cinayetinde infiale kapılan toplumumuz, Münevver Karabulut cinayetinde aynı tepkiyi vermedi. Gece gezmelerine, partilere gittiği erkek arkadaşı, Münevver’i okuduğu liseden alıp evine götürmüş, cesedini parçalara ayırıp çöp kutusuna atmıştı. Ancak olay, katilin ülkemizin önde gelen varsıl ailelerinden birine mensup olması nedeniyle magazin haberi kıvamında bir ilgi görmüştü. Bu iki cinayete verilen farklı tepkilerin sebebi, kadına biçilen kültürel roldür. Son dönemde Şule Çet olayı da başlangıçta Münevver Karabulut cinayeti gibi karşılanmış, ancak Şule’nin arkadaşlarının açtığı sosyal medya hesabından yapılan ısrarlı paylaşımlar sayesinde kamuoyunda ilgi uyandırmıştı. Yoğun ilgi nedeniyle duruşmalar daha büyük salonlara alındı. Söz konusu dört olay da, ‘bireysel şiddet’ olarak tanımlanabilir vakalar değildir: Hepsi kadına yönelik şiddettir. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi şiddetin uygulama şekilleri de, mağdurlarla ilgili tepkiler de sosyal hayatın içinde şekillenmektedir. Toplumsal değer yargıları bireysel ilişkilerimizi, özel hayatımızı belirler. Yaşama dair her etkileşimde üyesi olduğumuz topluluğun izlerini taşırız. Kadın hareketinin ‘kişisel olan politiktir’ sloganı, aslında tüm bunların özetidir.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Arşivler