Kuralsızlık erdem, onursuzluk meziyet, Ama bunu yaralarını sarma çabasında olanlar değiştirecek

Tarih : 04 Nisan 2016

burhanettin kaya foto

Burhanettin Kaya
Hekim Postası Yayın Kurulu Üyesi

 

Meslek örgütümüzün duyarlı, sorumlu ve emektar aktivistlerinden, hepimizin tanıdığı ve çok sevdiği bir ağabeyimiz olan Dr. Mahmut Ortakaya yıllar önce bir toplantıda -kimden alıntıladı bilmiyorum ama- şöyle demişti. “İnsanlar paralarını kaybedebilirler, konumlarını kaybedebilirler. Hatta özgürlüklerini kaybedebilirler. Ama bunların hepsi geri kazanılabilir. Ama bir şeyi kaybettiklerinde onun bir daha geri gelmesi olanaksızdır. O da onur.  Onurumuzu savunarak, onu hiç bir koşulda yitirmeden hayatta olmak, ayakta durmak ve dünyayı değiştirmek gerek. İnsanın hayatını, fiziksel ve ruhsal sağlığını korumaya ve geliştirmeye kendini adamış ve bunu büyük özveriyle, gönülden yapan bir meslek grubunun aktivistleri olarak bizim, meslek yaşamımızı onurlu biçimde sürdürme sorumluluğumuz yanında insanlık onurunu savunmak gibi bir sorumluluğumuz da var. Bu bizim olmazsa olmazımız.

Ama bu kadar değer verdiğimiz, hayatımız pahasına savunduğumuz bu kavramın, içinde bulunduğumuz coğrafyada bu kadar kolay harcanmasını, bu kadar hızla tüketilmesini anlayamıyorum. Kabullenemiyorum. Hele bazı meslektaşlarımızca tüketilmesini. Barışı savunanları savaşı yaratanlara şikâyet ederek meslek onurunu zedeleyenleri. Dilinden kan damlayarak bağıra bağıra nefret söylemiyle konuşan ve bu yolla yüce değerleri savunduğunu zannedenleri. Anlamaya çalışıyorum. İnanın anlamaya çalışıyorum. Görüyorum ki, bu tüketme süreci onursuzluğu erdem,  ilkesizliği-kuralsızlığı bir meziyete dönüştürmüş. “Biliyor musun benim oğlum …. oldu amcası” biçiminde bir cümle yapısının içine kolaylıkla yerleştirilen ve övgüyle haykırılan onursuzluk, hırsızlık, yolsuzluk, kayırmacılık, ayrımcılık, ötekileştirme, ispiyonculuk, katillik, tecavüzcülük, yalancılık, sahtekarlık, fırsatçılık, yararcılık, tutarsızlık, adaletsizlik, ve daha bir sürü benzer doğallaşmış sözcükler ve kavramlarla doldu dünyamız. Balçık dolu bir havuzda yüzen ve havuzun kenarında tek ayak üzerinde duran ana akım medya nasıl yalan söyleyip insanları hedef göstereceklerini, nasıl gerçeği çarpıtacaklarını, barışseverleri ve yaşamı savunanları nasıl damgalayacaklarını ve ötekileştireceklerini, kötülüğe nasıl yaltaklanacaklarını aramakla meşgul. Resmi bilimciler birisi tavşana kuş dese onu kanıtlamak için olmadık taklalar atma uğraşısında. Çocukların körpe zihinlerine ölümü güzelleştiren, yaşamı değersizleştiren inanç öbekleri yerleştirme çabasında âlimler. Kanlı ellerle tokalaşanlar dokunduklarını nur sanıp ellerini yüzlerine sürerek suça ortak olduğunun aymazlığında. Korumaları altındaki çocuklara korudukları öğretmenlerinin tecavüzünü görmezden gelerek, kulağını ve gözünü kapatıp “bir kereden bir şey olmaz” diyenler çocukları değil hegemonyalarını koruma telaşında. Sizce insanların hayatını yok etmek, çocukların saf yüreklerini kanatmak ve temiz ruhlarını kirletmek pahasına iktidar kalmaya çalışan bu anlayış erdemli onursuzluğun neyini temsil ediyor?

Psikolog Melek Göregenli nefret söyleminin psikolojisini tartıştığı bir makalesinde adaletin hiç olmadığı ve olamayacağı bir sistemde adalet duygusunun gelişmiş olmasının aslında muhafazakârlığı getirdiğini,  adalet duygusu gelişmiş insanların ırkçılığa ve nefret söylemine daha yakın olduklarını söylüyor. Yazdıklarından benim anladığım bu. Çünkü dünyanın adil olduğu inancı ne kadar güçlüyse sisteme yönelik eleştiriler o kadar anlaşılamaz ve reddedilir oluyor. Çünkü sisteme atfedilen mutlak güç, onun adil olduğuna duyulan inanç –ki bu sömürülür ve maniple edilir olmayı olanaklı kılan bir yanılsamayı içeriyor- yapılan her eleştiriyi düşmanca ve varlığını tehdit edici olarak algılanmasına yol açıyor. Bu da ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme ve nefret söylemini onun gözünde meşru kılmaya başlıyor. Onursuzluğun ve adaletsizliğin iktidarı adil bir dünya yanılsaması üreterek, bunu muhafazakâr zihinlerde inşa ve yeniden inşa ederek olanaklı kılıyor. Böylece onursuzluk erdem ve kuralsızlık meziyet haline dönüşüyor kör karanlık bir dünyanın içinde.

Diğer tarafta ne oluyor? Huzurlu, güvenli, ayrımcılığın ve ötekileştirmenin olmadığı, yoksulluğun yaşanmadığı, eşitlikçi, özgürlükçü, çok renkli,  çok kültürlü, dayanışmacı,  şiddetsiz, sömürüsüz ve daha bir sürü iyi şeyin gerçek olacağı bir dünya düşüyle egemen olana karşı duran bireyler bu “adil dünya inancı” tarafından örselenmeye devam ediyorlar. Örselendikçe adil dünya inançlarını yitiriyorlar, yitirdikçe daha çok örseleniyorlar. Ama belki de diyalektik dönüşüm bundan sonra başlıyor.

Son söz yerine Ayrıntı Dergi’nin 2016 Ocak sayısındaki röportajımda yer alan bir cümlemi aktarmak istiyorum:

“Tüm travmalar, yaşanan örselenmeler anlamlandırıldığında ve işlendiğinde, bu süreci aşmaya olanak verecek ruhsal güç de gelişecek ve olgunlaşacaktır. Tarihi değiştirenler hemen her zaman yaralanan ve yaralarını sarma çabasında olanlardır. Boşa dememiştir şair “biz halkız yeniden doğarız ölümlerde”.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Arşivler