Bir 8 Mart yazısı

Tarih : 04 Nisan 2016

ebru basa

Dr. Ebru Basa
ATO Genel Sekreteri

 

“inancın, bilimle ya da toplumsal yaşantıya yön verecek olan insanlığın evrensel değerleriyle çeliştiği, bunlara ters düştüğü anlarda, bu çelişkileri çözmek ise tam tersine teolojinin görevidir”

Egemen sınıflar adına siyaset yapanlar dinsel inanışlarla ilgili herhangi bir tartışmada söze mutlaka Türkiye toplumunun yüzde 99’unun Müslümanlığı benimsemiş olduğu ön kabulüyle girmeyi tercih ediyorlar. Bu tercihin bir tür “tabula rasa” olarak yansıtılmasının egemenlik ilişkilerinin tesisinde elbette özel bir karşılığı var çünkü İslami referanslar ve değerler bütünü aracılığıyla toplumsal ve siyasal yaşam bireysel inanç düzleminin çok ötesinde kamusal ve özel alan ayrımı gözetilmeksizin topyekun düzenlenebiliyor. Bu düzenlemeyle aslında kendinden menkul bir büyük anlatı sunan din ideolojisinin o toplumsal formasyon için egemen ideoloji haline getirilmesi sürecinden bahsedebiliriz.

Laikliğin ve aydınlanma düşüncesinin egemen olduğu toplumlarda dinsel referansların toplumsal yaşamı belirlemesine ve toplumun dinsel otoritelerin telkinleri  ya da buyruklarıyla yönetilmesine izin verilmez. Gerçekten laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığı en fazla o ülkenin yurttaşlarına inanç ve ibadet özgürlüğü hizmetini ayrım gözetmeksizin sunmakla yükümlü olmalıdır; toplumsal yaşamı dinsel referanslara göre tanzim eden fetvalar yayınlayamaz. Yayınlarsa suç işlemiş olur.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda devletin laik demokratik bir hukuk devleti olduğu yazılıdır.

Çocuklar, işçiler ve çocuk işçiler

Ülkemizde bir “Çocuk Koruma Kanunu” vardır ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi “çocuğun yüksek yararı” ilkesini gözeten uluslararası bir sözleşme olarak Türkiye tarafından da imzalanmıştır beri yandan tümüyle yasaklanması gerekirken başka yasalarca düzenlenmiş çocuk işçiliği de vardır. Kağıt üzerinde bir İş Yasası da vardır ve zaten önlem alma yükümlülüğünü neredeyse tümüyle bireysel olarak işçiye yıkan düzenlemelere rağmen işçi sağlığı ve iş güvenliği hala daha bir maliyet kalemi olarak görüldüğü için iş cinayetleri vardır. Sigorta kaydı öldükten sonra yapılan işçiler vardır. Çocuk işçiliğinin ve alınmayan önlemlerin zorunlu sonucu olarak çocuk işçi ölümleri de vardır.

Türkiye’de en genel anlamıyla çocuk istismarı vardır ve suç olarak tanımlanmıştır. Örneğin pedofili suçtur. Tıpkı çocuk pornografisi gibi…  Tıpkı çocuk işçiliği gibi…

Ama cezasızlık da vardır. İş cinayetlerindeki gibi…

Çocuk yaşta zorla evlendirilen ve eğitim hakkı elinden alınan kız  çocukları vardır. Mağdur çocuğu korumak ve zanlıdan uzaklaştırmak üzere harekete geçmek yerine ensesti ve pedofiliyi meşru gören ve meşru kılan bir Diyanet İşleri Başkanlığı vardır. Tüm okulların imam-hatipleştirilmesini ve zorunlu din dersi eğitimini okul öncesinden başlatmayı hedefleyen bir Milli Eğitim Bakanlığı vardır vb.

Çocuğu ve işçiyi koruyamayan AKP hukuku kadını koruyabilir mi?

Elbette hayır. AKP hukuku “fıtratı” gereği kadınları da koruyamaz.

Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri gündelik yaşamın ayrılmaz parçası haline geldi. Her üç kadından biri şiddete uğruyor. İktidarları döneminde yüzde 1400 arttığı belgelenen kadın cinayetlerine rağmen “kadın” Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı cinayetlerin değil şiddetin görünürlüğünün arttığını iddia edebiliyor.

Bu cinayetlerin AKP tarafından inatla münferit asayiş olaylarına indirgenmeye çalışıldığını biliyoruz. Asayiş dünyasına açılan bu kapıdan öncelikle pembe taksi/pembe otobüs gibi özünde iki cinsin mutlak olarak izole edilmesi gerektiği gerici inancından türeyen ve son tahlilde kadının toplumsal kuşatılmışlığını pekiştiren “koruyucu” süsü verilmiş önlemler süzülüveriyor ve bu tarz müdahalelerin ardından sıkça karşılaştığımız gibi örneğin karma eğitime son verilmesi gerektiği de tartışılabilir hale geliyor.

Hukuken 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna göre şiddete maruz kaldığınızda şiddet uygulayana karşı korunma talebinde bulunabilirsiniz. Yanı sıra bir sığınma evine yerleştirilmeyi, kimlik bilgilerinizin değiştirilmesini ve adresinizin gizlenmesini de talep edebilirsiniz. Fakat tüm bu talepleriniz talep ettiğiniz anda, talep ettiğiniz hızda ve talep ettiğiniz kapsamda gerçekleşmeyebilir. Ve zaten aslında öngörülen tüm bu tedbirler esasen şiddet gören kadının tüm geçmişinden ve kimliğinden vazgeçmesi-zorla başkalaşması pahasına alınan tedbirlerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda ise kasten öldürme veya yaralama ve cinsel saldırı gibi suçlar için tarif edilmiş ve kadın cinayetlerinde sıklıkla karşılaştığımız “haksız tahrik” indirimi mevcut. İnsan hak ve özgürlükleri “tahrik” sebebi.

Kadınlara ve çocuklara karşı işlenen suçlar başlığında konu yalnızca ceza ve yargılama usullerine daraltıldığında idam cezası ya da kimyasal veya cerrahi kastrasyonun tartışmaya açılması gerici-piyasacı rejimin ikiyüzlü ahlak anlayışının gölgelenmesini sağlıyor ve evrensel hukukun ilke ve değerlerinin çiğnenmesine de fırsat verilmiş oluyor. Cezaların ağırlaştırılmasının suç işlemeyi peşinen önleyeceği yargısı suçluların bizzat düzen tarafından korunduğu koşullarda –yakın zamanda yaşanan işçi cinayetlerine yönelik yargılamaların sonuçlarını hatırlayalım– zaten inandırıcılıktan hayli uzaktır.

Yaşamın mistifikasyonu

Yaşamakta olduğumuz süreç adım adım ve tam boy dinselleşmedir. Bu süreç tamamına erdiğinde toplumsal yaşamın dinsel referanslara göre düzenlenmesinden en büyük zararı yine kadınların ve çocukların göreceği aşikar.

Doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından ve birden çok kez ifade edildiği biçimiyle  söylersek İslamiyete göre kadın zaten fıtratı gereği erkekle eşit değildir; tam da bu nedenle kadının toplumsal kimliği biyolojik olarak tanımlanmış işlevlerine indirgenmekte ve kadın bedeni gericiliğin hegemonya alanındaki başat tahakküm nesnesi haline gelmektedir. Kadının nasıl yaşayacağına, ne giyeceğine, kahkahasının volümüne bile dinsel referanslar gerekçe gösterilerek müdahale edilmektedir. Bu  müdahale özgün gerici karakterine rağmen realize olduğu toplumsal bağlamdan ayrıştırılarak ele alınmamalıdır. Çünkü kadının toplumsal cinsiyet rolünü belirleyen egemen üretim tarzı aslında ne gericilikten ne de kadın emeğini sömürmekten vazgeçemez. Sürdürülebilir bir işgücü arzı gereksiniminin karşılanması elbette öncelikle kadının doğurganlığına bağımlıdır ve “en az üç çocuk” mottosuyla propaganda edilmektedir. Tersinden yarı-zamanlı çalışma düzenlemesiyle de sürdürülebilir bir annelik tanımlanmaktadır. Yarı-zamanlı istihdam edilen baba olmamaktadır çünkü okul çağına gelene kadar çocuk bakımı yalnızca annenin sorumluluğunda kabul edilmiştir. Ya da örneğin tam istihdamı destekleyebilecek bir yapısal önlem olarak kamu kuruluşlarında kreş açılmamakta fakat özel kreşler için kredi desteği ve teşvik indirimleri sağlanmaktadır.

Son dönemde Türkiye’deki emek rejiminin bu dualistik yapı gözetilerek cinsiyetçi biçimde yeniden düzenlendiğini söylemek mümkün. Kadın emeği bu türlü evde de sömürülebilmektedir. Burada yalnızca ailenin “çalışan” bireylerinin ve çocukların ertesi gün için kendilerini yeniden üretebilmelerini mümkün kılan görünmeyen emekten söz etmiyoruz. Ev içi görünmeyen emek kapitalizmde zaten kadının toplumsal cinsiyet rolüne içerilmiş bir bakım ve onarım hizmetidir; yeni olan kadının evin içine esnek istihdam edilmesi olmuştur. Bu kimi zaman parça başı çalışmanın eve taşınması kimi zaman da –güncel düzenleme örneğinde olduğu gibi– yarı zamanlı çalışmanın yasallaştırılması biçiminde gerçekleşmektedir.

Toplumsal işbölümünün ilk kez ortaya çıktığı ilkel komünal toplumda kadının doğurganlık ve emzirme gibi biyolojik işlevleri nedeniyle barınma alanına yakın olması gerekmişti.  Biyolojik işlevin koşulladığı bu zorunlu işbölümünden ötürü barınma alanındaki kadın ateşin sönmemesinden sorumlu olurken avcılık ve toplayıcılık yapan erkek oldu. Üretim araçları geliştikçe üretici güçler de gelişti ve artık-ürün ortaya çıktı. Çömlekçilik artık-ürünün saklanmasını olanaklı kılarken tarihte zorun rolü de artık-ürünün ve insanın, insan tarafından mülk edinilmesini ve ilk sınıflı toplumun tarih sahnesine çıkmasını sağladı.

Ursula Kroeber LeGuin Karanlığın Sol Eli romanında transgenderlik kavramını ele alır. Romandaki Dünya’nın insanları yaşadıkları gezegenin Ay’ının belirli evrelerinde cinsiyet değiştiren varlıklardır. Bu geçişkenlik toplumsal işbölümünü ve dolayısıyla ideolojik formasyonu, etik değerleri ve dili de belirlemiştir.

Bilimkurgunun insanın hayal dünyasını zenginleştirdiği bir gerçek. Biyolojik işlevlerimizin beklenmedik biçimde evrimleşmesi ihtimali bilimkurgusal ufkumuzu dahi zorlayan hayli uzak bir hayal olsa gerek. Kendi haline bırakılan dinsellik ise fıtratı gereği kundaktaki bebeğin dahi örtünmesini doğal görebilir. Burada aklın ve bilimin kendiliğinden devreye girmesini bekleyebiliriz ama bu beklenti trans-genderlikten bile daha gerçek ötesidir aslında.

Bilimle, sadece ve sadece, kategorik olarak bilim ikame edilir ve bu da asla kendiliğinden gerçekleşmez. Tarihsel ilerleme düşüncesine bağlılık bilimin evrensel karakteristiğinin asal güdüleyicisidir. İnanın bilime. İnanın tarihsel ilerleme düşüncesine.

 

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler