Serencam

Tarih : 11 Ocak 2016

ebru basa

Dr. Ebru Basa

Ankara Tabip Odası Genel Sekreteri

Adalet ve Kalkınma Partisi kesintisiz biçimde hükümet ettiği 14 yıl boyunca sermaye sınıfının çıkarlarını bir bütün olarak ve yine kesintisiz biçimde kolladı; hiç kuşkusuz bu temsil ilişkisinin bir karşılığı oldu ve Türkiye kapitalizminin tüm yapısal kırılganlıklarına rağmen AKP sayesinde krizi fırsata dönüştürmeyi başaran patronlar –yakın zamanda küme düşen Cemaat sermayesi de dahil olmak üzere-yine bir bütün olarak ve kesintisiz biçimde Adalet ve Kalkınma Partisini desteklemeyi sürdürdüler.
AKP kendisine sunulan koşulsuz desteğin karşılığında önceki koalisyon hükümetleri döneminde başlatılan ancak yer yer sınıfın örgütlü direnciyle karşılaştığı ve kimi örnekte de Anayasal engellere takıldığı için nispeten kararsız adımlarla ilerleyen özelleştirmelere öncelik verdi. Hantallık-verimsizlik gibi ıskartaya çıkmış bahanelere dahi gereksinim duymaksızın özelleştirmeleri tamamladı. Bu süreçte öne çıkan Tekel işçileri ve Ankara kent merkezine damgasını vuran direnişleri oldu.
Bu ilk dönemde emekçilerin alın teriyle yaratılmış tüm kamu varlıkları zarar edip etmediğine bakılmaksızın -ve hatta 500 büyük sanayi kuruluşu içerisinde katma değer bakımından ilk sırada yer alan TÜPRAŞ örneğindeki gibi karlı dahi olsa- değerinin çok altında bedellerle özelleştirildi. TÜPRAŞ’ın yeni sahibi geleneksel bir sermaye grubu olurken ahbap-çavuş kapitalizminin/klientalizmin galebe çaldığı ve AKP’nin bir nevi devletleştiği son döneminde değerli taşınmazlar ve araziler TÜRGEV gibi “aileden” vakıflara bedelsiz olarak devredildi. Kent merkezleri-Balat/Ayvansaray ya da Sulukule’de olduğu gibi- yıllardır o mahallelerde yaşayanlar zorla iskana tabi tutularak “mutenalaştırıldı” ve dönüşüm bahanesiyle ranta açıldı. Patronların prim borçları defalarca affa uğradı ve işsizlik sigortası fonu bizatihi patronlar tarafından yağmalandı.
AKP, Avrupa Birliğine üyelik fasıllarının da peş peşe açıldığı bu ilk dönem boyunca koşulsuz destek bulduğu bir diğer kesim olan liberaller tarafından Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve AB’ye üyelik sürecinin önünü açacak “devrimci” parti olarak lanse edilmekteydi (Adlı adınca tipik bir merkez sağ parti karakteristiği sergilemesine ve bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından muhafazakar demokrat olarak tanımlanmasına rağmen). Devletin zor aygıtına hiç dokunmaksızın kamusal sorumluluklarından peyderpey sıyrılmakta oluşu biraz da bu “yetmez ama evetçi” lansmanın yarattığı demokratikleşme illüzyonu sayesinde maskelenebildi.
Giderek devlet yönetimi de bir tür işletme mantığına oturtuldu; kamu idaresinin yerine yönetişimin, klasik devlet bürokrasisi yerine kurulların ikame edildiği bu yeni düzende eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hak olmaktan bireyler de hak sahibi yurttaşlar olmaktan çıktı. AKP hükümet ettiği tüm dönemler boyunca yoksulluk ve eşitsizliğin hafifletilmesi doğrultusunda kalıcı adımlar atmak yerine koşullu/koşulsuz doğrudan ya da dolaylı sosyal yardımlar aracılığıyla iradi olarak bir tür sürdürülebilir yoksulluk düzeyi hedefledi. Kronik işsizlik, devletin çeşitli kurumlarının sosyal yardımlarına bağımlı kılınmış olmak yurttaşlık kavramını aşındırdı. Hak sahibi yurttaş kullaştı; hizmetten yararlanan paydaş oldu.
İstihdam koşulları piyasa gerekleri doğrultusunda –şimdilik-bütünüyle dönüştürülemese de atılan adımlardan başından itibaren tam boy güvencesiz ve taşeronlaştırılmış bir emek rejiminin hedeflendiği anlaşılıyor. Ölümlü maden kazalarının ardından gündeme gelen İş Güvenliği Yasasında iş kazalarıyla ilgili işletme yükümlülüklerinin dahi işçilere havale edilmiş olması işçi sağlığı ve güvenliğine yine aynı sınıfsal pencereden bakıldığının ve bir maliyet unsuru kabul edildiğinin de göstergesi.

Sağlık ve ötesi
AKP’nin başından beri önemsediği sağlık alanı piyasalaşmadan ve giderek muhafazakarlaşmadan payını fazlasıyla almış durumda. Alanın aslında baştan sona yeniden yapılandırıldığını, peş peşe çıkarılan torba yasalarla adlı adınca “dönüştürüldüğünü” söyleyebiliriz.
Şöyle ki;
İlk adımda sistemin fon yapısında köktenci bir dönüşüm gerçekleştirildi ve sosyal güvenlik kuruluşları birleştirildi. Ardından kamu hastaneleri 663 sayılı KHK aracılığıyla ile bölge sekreterliklerine bağlandı ve altı ayda bir performans karnesi alan CEO’ların yönetiminde işletmeleştirildi. TÜSEB ve SBÜ kuruldu. Üniversite hastaneleri eğitim ve araştırma hastanelerine afiliye edildi. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde aile hekimliği modeline geçildi. Sağlık hizmeti tüm basamaklarda performansa dayalı ücretlendirme, çalışmanın sayısallaştırılması ve taşeronlaştırma aracılığıyla piyasa koşullarına uyarlanırken muhafazakarlaşma ve İslamizasyon pratikleri de tıp eğitiminden başlayarak alanın ideolojik olarak yeniden yapılandırılmasının önünü açtı.
Tıbbın İslamizasyon pratiklerine alıştırılmasında ilk adım hastanelerde din psikologlarının istihdam edilmesi girişimiyle atıldı. Ardından evde manevi bakım hizmeti, 1. Ulusal Din Psikolojisi ve Manevi Bakım Çalıştayı, küretajın yasaklanmasına yönelik salvolar, 3 çocuk doğurmanın özendirilmesi için doğrudan nakdi yardımın çocuk bakımı şartına bağlanması, kadının doğurganlığından ve emeğinden aynı anda faydalanılabilmesi için geliştirilen ve çocuğun yetişmesinden anneyi sorumlu tutan eksik istihdam modelleri, 5 çocuk doğuran kadına erken emeklilik ödülü, helal süt bankası, süt anne merkezleri, sığınma evlerinde vaizeler dönemi peş peşe gündeme geldi. Halk arasında sülük ve hacamat tedavisi olarak bilinen Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamalarının Yönetmeliği yayınlandı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığıyla Diyanet İşleri Başkanlığı arasında protokoller imzalandı.
Sağlık alanı artık bir yatırım alanı ve halihazırda yapımı sürmekte olan 17 adet Kamu-Özel Ortaklığı projesi de bu yatırımların ana gövdesini oluşturuyor. AKP hemen her yatırımı kar maksimizasyonu hedefi doğrultusunda birbiriyle ilişkilendirmeyi ve yükselen trendlere entegre etmeyi beceriyor. Dünya genelinde medikal turizm, engelli ve yaşlı turizmi yükselişe geçerken termal kaynakların üzerine hastane dikmek yerine turistik tesislerin rehabilitasyon kliniklerine çevrilmesi örneğinde olduğu gibi.

Kindar ve dindar nesiller yaratmak
Bu hedef için örgün eğitimde anasınıfından başlayarak laik ve bilimsel eğitim terk ediliyor. Oysa Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesiyle Çocuğun Yüksek Yararı ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti için de bağlayıcı durumda. Bu ilkeyle çelişen değerler eğitimi ise müfredata girdi bile. 4+4+4 uygulaması pedagoji bilimine aykırı olsa da ne gam… Türkiye kapitalizminin ara teknik eleman gereksinimi karşılandıktan sonra neden olmasın?
İstenen, son tahlilde üniversitenin de aydınlanmanın ve bilimsel üretimin merkezi olmaktan çıkması ve akademik üretimin üniversite-sanayi işbirliği modeliyle piyasa koşullarına uyarlanması. Üniversiteler AKP’nin gerici ve piyasacı dualistik karakteristiğini açık eden salvolarından dönem dönem nasibini alıyor.
Yakınlarda ODTÜ’ye yapılan çirkin saldırının tam da bu nedenle aslında bir tür rövanşizmin ürünü olduğu söylenebilir çünkü ODTÜ’lüler Erdoğan’ın kampüs çıkartmasına tepkisiz kalmamış ve “ODTÜ Ayakta” eylemiyle Erdoğan’ın şahsında AKP karanlığına bundan üç yıl önce hayli güçlü bir yanıt vermişlerdi. ODTÜ kanıtlanmış akademik kalitesi ve mücadele geçmişinin bu kaliteden ayrıştırılması mümkün olmayan ilerici tarihsel referansları nedeniyle AKP’nin hedefi haline gelmiş durumda. Beri yandan Mimarlar Odasının da gayet haklılıkla dikkat çektiği gibi bu saldırının bir gerekçesi de ODTÜ arazisinin şu ya da bu biçimde ranta açılmasını mümkün kılmak olabilir. Öyle ki ODTÜ arazisinin yanı başındaki Bilkent Entegre Şehir Hastanesi Kampüs projesi bile tüm akla ziyanlığına rağmen bu tür bir tecavüz girişimine “meşru ve kamusal” bir gerekçe sunabilir.

Güçler ayrılığından parti-devletine
AKP’nin iktidar erkini sağlamlaştırmasıyla birlikte rejimi kendisine eşitlediğine ve klasik burjuva demokrasilerinin vazgeçilmezi olan güçler ayrılığı ilkesinin fiilen tasfiye edildiğine, parlamentonun işlevsizleştiğine ve yargının görülmediği ölçüde siyasallaştığına tanık olduk. AKP’nin portföyünde yer alan ve dönemin Dışişleri Bakanı bugünün Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında teorisize edilen Yeni Osmanlıcı dış politika açılımı yasama/yürütme/yargı erkinin fiilen AKP parti-devletinde merkezileştiği bir zeminde gerçekleştirildi.
Türkiye bugün Suriye’ye yönelik emperyalist komploda başat rol oynadığı ortaya çıkan, yüzyıllardır iyi geçindiği İran’la dahi sorunlar yaşayan, sınırları delik deşik olmuş, çete mensuplarının konfor içinde barınabildiği, tedavi gördüğü, tatillerini geçirdikleri ve tırlar bir yana ambulansların dahi silah sevkiyatında kullanılabildiği bir ülkeye dönüşmüş durumda. Ordu kademelerinde bu proemperyalist Yeni Osmanlıcı açılıma direnme ihtimali olduğu varsayılan unsurlar o günün stratejik müttefiki bugünün paraleli Cemaat kadroları eliyle yürütülen operasyonlarla tasfiye edilmiş, akabinde yüzlerce kamu emekçisi, siyasetçi, emek ve meslek örgütü üye ve yöneticileriyle gazeteciler tutuklanmıştı. Yolsuzluk ve usulsüzlüklerin ayyuka çıktığı, ayakkabı kutularından milyon dolarların taştığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığı, yandaş ve tetikçi bir medyanın yaratıldığı, İç Güvenlik Yasasıyla sokak ortasında ve evde infazların olağanlaştırıldığı, işçi ölümlerinin, kadın cinayetlerinin, siyasi cinayetlerin ve katliamların adeta resmi geçidine dönüşmüş olan bu 14 yıl boyunca faillerin ve azmettirenlerin gizlenmesi, delil karartma, örtbas etme, cezasızlık ve tahrik indirimi gibi son tahlilde insan aklıyla alay eden gerekçelerden dolayı en fazla zedelenen ise toplumsal adalet duygusu oldu.
Gene de bu karanlığın içinde bir parantez açılmıştı fakat…

Süreklilik ve kopuş
Reyhanlı patlamasının hemen ardından 31 Mayıs 2013 akşamı Taksim Gezi Parkında “birkaç ağaç” için direnenlere kolluk gücü orantısız bir güçle saldırdı. Saldırının ardından park terk edilmediği gibi direnişçiler günler boyunca bir komünal yaşantı deneyimlemiş oldular. Taksim Dayanışması böylelikle ortaya çıktı ve kimi “istenmeyen olaylar”ın hızla ve ülke ölçeğinde gelişmesiyle birlikte Gezi direnişi/Haziran ayaklanması başladı. Gezi direnişi ile birlikte Türkiye’nin 73 ilinde 10 milyona yakın yurttaş en genel ifadesiyle toplumsal yaşamın İslami kurallara göre düzenlenmesine karşı özgürlükçü/laik duyarlılıklarla sokaklara ve meydanlara adeta el koydu. Sekiz kişinin yaşamını yitirdiği olaylarda gaz fişeği kapsülüyle yaralanarak komaya giren ve bir yıl sonra kaybettiğimiz 14 yaşındaki Berkin Elvan direnişin sembolüne dönüştü. Resmi adı gösteri kontrol ajanı olan biber gazının ölümcül bir silah olarak kullanılabildiğine tanıklık ettik. İki aya yayılan ve dünya ölçeğinde yankı bulan bu tarihsel direniş AKP’nin yarattığı ve giderek derinleştirdiği toplumsal fay hatlarında bir kırılmayı tetikledi ancak ortaya çıkan muazzam enerji bu uzun ve karanlık dönemin sonunu getirmeye yetmedi; üst üste yaşanan seçim pratikleri günler boyunca sokakları, meydanları zapt eden, park forumlarını dolduran yığınların enerjisini ve özgüvenini kontrollü biçimde zayıflattı; adeta emdi. AKP’nin birinci parti olarak yine zaferle çıktığı 7 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde HDP’nin Diyarbakır’daki mitingi sırasında yaşanan bombalı saldırı ise yeni ve daha karanlık bir dönemi imliyor.
Gerisini biliyorsunuz…

“Devlet geldi”
20 Temmuz’da Suruç’ta ve 10 Ekim’de Ankara’da yaşanan bombalı saldırıların ardından gerçekleşen 1 Kasım seçimlerinden AKP yine birinci parti olarak çıktı. Seçimleri takiben Silvan-Cizre- Nusaybin-Silopi ve Yüksekova’da başlayarak kent merkezlerine de yayılan çatışmalarda ve sokağa çıkma yasakları sırasında aralarında biri hekim dört sağlıkçının bulunduğu onlarca insan yaşamını kaybederken kimi yerleşim yerleri de özel güvenlik bölgesi ilan edildi.
AKP’nin temsilcisi olduğu sınıfa sadakatinden feragat etmeksizin geçirdiği son 14 yıl boyunca ideolojik şiddete -gericiliğe ve çıplak zora bugünkü kadar açıktan ve hoyratça başvurduğu, siyasetin giderek bölgeselleştiği ve düzen içi muhalefetin adeta paralize edildiği başka bir “fasıl”ise bulunmuyor.
Bu “fasıl”da sağlık çalışanları yaralılara yardım etmeye çalışırken öldürülüyor, hastaneler, okullar karargaha dönüştürülmüş durumda, elektrik yok, su yok, sokağa çıkmak yasak. Başından vurulan üç aylık bebek, onu hastaneye yetiştirmeye çalışırken vurulan 80 yaşındaki dede, battaniyeyle ısınmaya çalışırken yer sofrasında top mermisiyle vurulan kadın…6 cenaze kapasiteli Şırnak Devlet Hastanesi morgunda biri Cizre Devlet Hastanesi personeli Abdülaziz Yural’ınki olmak üzere izin verilirse defnedilmeyi bekleyen onlarca cenaze. En çok çocukların öldüğü ve ölümün hayli sıradanlaştığı bir memleket…

“Avcumuzun içinde oynadığımız iki taşın bile bizi ezebildiği bu günlerde” umudu ve aklı korumak hayli zor olsa da biz hekimler sağlıkçılara zırhlı araç ve ikramiye, halka daha büyük bir morg vaat eden ahlaksızlık karşısında sağlık hakkını ve yaşam hakkını savunmaya devam edeceğiz.
Halkı halk düşmanlarından koruyabilmek için…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Arşivler