Nöbet Ücretleri Konusunda Üniversite Sağlık Personeli Aleyhinde Yaşanan Olumsuz Tablonun Nedenlerine Ve Çözüm Yoluna Dair

Tarih : 07 Aralık 2015

Av. Ender Büyükçulha

Bilindiği üzere kamu görevlilerinin çalışma süreleri, öncelikle çalışanlar lehine bir güvence olarak hukuk kuralları ile belirlenmiş olup, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 99 uncu maddesine göre kural olarak bu süre haftada 40 saattir. Nitekim, ülkemiz mevzuatı açısından bağlayıcı bulunan kimi uluslararası hukuk belgeleri de benzer biçimde çalışma süresini, günlük 8 saat ve haftalık 40 saat olarak belirlemektedir.
Şüphesiz, kamu hizmetlerinin bilinen gereklerinden kaynaklı, günlük çalışma sürelerini aşan fazla çalışma yükümlülükleri de gündeme gelebilecektir ve 657 Sayılı Yasa’nın 178 inci maddesinde böylesi bir duruma yönelik “izin hakkı” ve “fazla çalışma ücreti” güvencelerine ayrıca yer verilmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, yine özellikle uluslararası hukuk belgelerinin ve yargı kararlarında da bir gereği olarak her durumda haftalık çalışma süresinin -nöbet dahil- 48 saati geçmemesi kuraldır.
Kamu sağlık çalışanlarına özgü bir düzenleme ise, yine 657 Sayılı Yasa’nın Ek 33 üncü maddesinde ayrıca yer bulmaktadır. Buna göre; kamu sağlık kuruluşlarında haftalık çalışma süresi dışında normal, acil veya branş nöbeti tutarak, bu nöbet karşılığında kurumunca izin kullanmasına müsaade edilmeyen memurlar ile sözleşmeli personele, izin suretiyle karşılanamayan her bir nöbet saati için nöbet ücreti ödenecektir. Görüldüğü üzere fazla çalışmaya karşılık öngörülen öncelikli karşılık “izin” olup; 657 Sayılı Yasa m. 178 uyarınca personele, yaptırılacak fazla çalışmanın her sekiz saati için bir gün hesabı ile izin verilecektir. İkinci karşılık ise, anılan “fazla çalışma ücreti” veya “nöbet ücreti” olarak öngörülmektedir.
657 Sayılı Yasa’nın Ek 33 üncü maddesi devamında; “İcap nöbeti tutan ve bu nöbet karşılığında kurumunca izin kullanmasına müsaade edilmeyen memurlar ile sözleşmeli personele, izin suretiyle karşılanamayan her bir icap nöbeti saati için, icap nöbeti süresi kesintisiz 12 saatten az olmamak üzere, nöbet ücreti için belirlenen ücretin yüzde 40’ı tutarında icap nöbet ücreti ödenir. Bu şekilde ücretlendirilebilecek toplam icap nöbeti süresi aylık 120 saati geçemez. Bu madde uyarınca yapılacak ödemeler, döner sermayesi bulunan kurumlarda döner sermaye bütçesinden karşılanır” şeklinde hükümlere de yer vermektedir.
657 Sayılı Yasa’nın yukarıda anılan hükümleri, üniversitelerin yataklı tedavi kurumlarında çalışan ve 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamında tıpta uzmanlık eğitimi görenler için de geçerli kılınmıştır. Üstelik, mevzuatta da yer bulduğu üzere tıpta uzmanlık eğitiminin “kesintisiz” biçimde verilmesi gereği; uzmanlık eğitimi görenler için uygulamada öncelikli karşılığın nöbet ücreti olması gerektiği yolunda bir yorumu da haklı ve yerinde kılmaktadır.
Ancak, 657 Sayılı Yasa’nın Ek 33 üncü maddesinde yer bulan söz konusu güvenceler noktasında, 2547 Sayılı Yasa’ya tabi öğretim üyeleri ve uzman hekimler nezdinde eşitsiz ve ayrımcı bir tablo yaratılmıştır. Nitekim, bir kısım nöbetler için 2547 Sayılı Yasa’nın 50 inci maddesi kapsamındaki tıpta uzmanlık eğitimi görenlere tanınan hak ve güvencenin dahi, bu konumda olmayan 2547 Sayılı Yasa’ya tabi diğer personelden tümden esirgendiği görülmektedir. Öte yandan 2547 Sayılı Yasa da, bizzat kendi lafsında bu yolda ayrıca bir güvenceyi içermemektedir.
Asıl olarak mevzuattan kaynaklı bu eşitsiz ve ayrımcı tablonun, öncelikle Anayasa’da yer bulan “eşitlik” ilkesine (Bkz. Anayasa m. 10), aynı zamanda yine Anayasa’da yer bulan “angarya yasağı”na (Bkz. Anayasa m. 18) aykırılık teşkil ettiği, haklı ve yerinde hukuki itirazlar olarak öteden beri dile getirilmektedir.
Anılan Anayasa hükümlerinin lafsını dikkate aldığımızda ise; “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı 10 uncu maddede; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir … Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür … Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” hükümlerini özellikle ifade etmek gerekir.
“Zorla Çalıştırma Yasağı” başlıklı 18 inci madde ise; “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır” ifadesine yer vermektedir. Anayasa Mahkemesi söz konusu “angarya” kavramını yerleşik kararlarında, yasa gerekçesine de atıf yaparak, “kişinin, emeğinin karşılığını almadan zorla çalıştırılması” ve/veya “bir kişinin çalışmasından karşılıksız yararlanma” olarak tanımlamakta ve salt “zorla çalıştırma” kapsamı dışında kalan durumları dikkate aldığını ifade etmektedir. Kanımızca bu tanımda asıl vurgu, diğer ifade ile “angarya” kavramının doğasında yer alan temel özellik, “emeğin karşılıksız kalması”dır.
Bu açından, 2547 Sayılı Yasa kapsamında yer alan öğretim üyeleri ve diğer ilgili sağlık personeli nezdinde “fazla çalışma/nöbet” düzleminde yaratılmış olan söz konusu eşitsiz ve ayrımcı tablo, vicdani anlamı yanında hukuki anlamı ile de açıkça bir “angarya”dır. Nitekim, yine bir Anayasa hükmü olarak (Anayasa m. 55) “Ücret emeğin karşılığıdır” ve “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır”.
Bu konuda zaman zaman yasama organı gündemine getirilen kimi ilgili kanun tekliflerinde de, aynı tespit ve eleştiriler yapılmaktadır. Örneğin, muhalefet partisi milletvekilleri tarafından 2014 yılı Mayıs ayında ve en son 2015 yılı Ağustos ayında yapılan güncel kanun tekliflerinde, sağlık personeline nöbet ücreti verilmesi konusunda 2547 Sayılı Yasa kapsamındaki sağlık personeli aleyhindeki mevcut eşitsiz ve ayrımcı tablo, anılan Anayasal ilke ve kurallar gereği eleştirilmiş ve bu ayrımcı tabloya neden olan 657 Sayılı Yasa’nın Ek 33 üncü maddesine, bu madde hükümlerinin 2547 Sayılı Yasa kapsamındaki sağlık personeline de uygulanacağı yolunda bir cümlelik ekleme yapılması, kanun değişiklik teklifi olarak sunulmuştur.
Çok daha öncesinde ve defalarca, bizzat TTB tarafından yasama organı gündemine getirilen özgün kanun teklifi önerileri de, bu eşitsiz ve ayrımcı tablonun giderilmesine yönelik, son derece basit bir mevzuat değişikliğini, daha açık bir ifade ile 657 Sayılı Yasa’nın Ek 33 üncü maddesine yapılacak bir cümlelik bir eklemeyi, yasama organının dikkatine sunmaktadır. Nitekim, TTB tarafından 2008 yılında ve 2011 yılında hazırlanan yasa teklifi önerilerinde, 657 Sayılı Yasa’nın Ek 33 üncü maddesi lafsında yapılacak, “Bu madde hükmü, üniversitelerin yataklı tedavi kurumlarında çalışan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunun 3/l hükmüne tabi personelden tabip olanlar ile 50. maddesinin (e) bendi kapsamında bulunanlar hakkında da uygulanır” şeklinde bir ekleme ile, yaşanan sorunun giderilebileceği gösterilmiştir.
Kabul etmek gerekir ki, yalnızca böylesi bir cümlelik kanun değişikliği ile, mevcut tablonun hukuka ve hakkaniyete uygun hale getirilmesi olanaklıdır. Bu açıdan sorunun normatif kaynağı, 657 Sayılı Yasa’nın Ek 33 üncü maddesi lafsındaki sınırlı ve ayrımcı düzenlemelerdir ve bu nedenle, mevcut sorunun öncelikli ve rasyonel ilk çözüm adresi de, yasa koyucudur.
Ancak, yasa koyucunun, daha açık bir ifade ile yasama organında çoğunluğa sahip bulunan siyasi iktidarın, söz konusu o bir cümleyi madde lafsına eklemede bu güne kadar sergilediği duyarsızlık, haklı olarak başkaca çözüm enstrümanlarını da dikkate almayı gerektirmektedir.
Bu kapsamda, değinildiği üzere mevcut tablonun Anayasa’nın 10 uncu ve 18 inci maddelerine, aynı zamanda iç hukukumuz açısından bağlayıcılığı bulunan ve temel norm değeri de taşıyan, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası hukuk belgelerine aykırılığı, Anayasa Mahkemesi ve devamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru olanaklarını da gündeme getirmektedir. Yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 4 üncü maddesi, zorla çalıştırma yasağına dair bir normatif güvenceye ayrıca yer vermiş bulunmaktadır. Öte yandan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerinde de bu yolda düzenlemeler ve çalışanlar lehine güvenceler mevcuttur.
Bu alternatif enstrümanların etkinliğine ve olası sonuçlarına dair bu günden ve şimdi burada bir değerlendirmeye girmeksizin; her durumda yaşanan söz konusu eşitsiz ve ayrımcı durumun, bir yandan da hukuk vicdanını ve hukuk devleti anlayışını her geçen gün yaralamakta olduğuna işaret etmek isteriz. Mevcut tablonun her durumda Anayasa ve uluslararası hukuk belgelerine aykırılığı, şüphesiz öncelikle siyasi iktidara, hukuka ve hakkaniyete uygun davranma ve bu yolda adımlar atma noktasında güncel bir sorumluluk da yüklemektedir.

 

  • TTB tarafından 2010 yılında yayımlanan bir araştırmanın verilerine göre, hekimlerin %94’ü günde 8 saatten fazla, %70’i günde 9 saatten fazla, %25’i ise günde 10 saatten fazla mesai yapmaktadır. Üstelik bu fazla çalışma kapsamına, en azından ücret yada izin yolu ile karşılanan fazla çalışmalar da dahil değildir.
PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler