Katili tanıyoruz, yastayız, isyandayız…

Tarih : 02 Kasım 2015

burhanettin kaya foto

Dr. Burhanettin Kaya

Türkiye, tarihinin en kanlı eylemlerinden birini yaşadık geçtiğimiz hafta. Roboski, Reyhanlı, Soma, Ermenek ve en son Suruç’ta yaşanan gibi. Her biri, insanlığı örseleyen onarılması güç travmalarımıza eklendi… Ve yeniden gördük ki ülkenin tarihi bir travmalar tarihi. İsyan ve devrimden daha çok. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana işleyemediğimiz, tarihin raflarına bir türlü yerleştiremediğimiz, faili belli olup adaleti bir türlü tesis edemediğimiz olaylarla, katliamlarla dolu. 1930’lar 40’lar, 60’lar, 70’ler ve 12 Eylül 1980. Ama son 30 yıl içinde bizi en çok örseleyen, örsesi kalıcılaşmış, sonraki kuşaklara aktarılmış travmaları, çok büyük katliamlar yaşadık, yaşıyoruz. Ankara, Sivas, Suruç katliamı… Maraş katliamı, 1 Mayıs 77 katliamı, Roboski Katliamı. Ankara Katliamı bunlardan yalnızca biri. Olay ya da facia değil, katliam. Travmayı anlamlandırmanın ilk adımı yaşananın adını doğru koymaktır. Ama en üzücü olan da tüm bu katliamların, savaşın, insanları öldürmenin, çocukları katletmenin siyasetin bir aracı olarak kullanılması, insan hayatı üzerinden siyaset yapılması, bununla oy toplanması… Bu iddianın ne denli gerçek olduğu devletin büyüklerinin dil sürçmeleri, miting konuşmaları, televizyon konuşmalarında, bir boş bulunma anı olarak ortaya çıkan itiraflarında görülüyor.
Şu soru akla geliyor. Bu yaşananlara tanık oldukça, uzaktan baktıkça duyarsızlaşıyor muyuz? Bir şey çok tekrarlanırsa ona karşı duyarsızlaşmaya başlarız. Ama duyarsızlaşmak beraberinde örselenmeyi de getirir. Bir travmayı işlemeden, anlamlandırmadan duyarsızlaşmak, onu daha derine, kişiyi çok daha fazla örseleyecek bir yere itip hapsetmektir. Hapsetmek, onu orada tutabilmek için daha fazla enerji harcamak demek. Örselenmek böyle kronikleşiyor. Yani örtük belleğimize, bilinç dışımıza, en önceye itip, orada onu bastırmaya çalışarak yokmuş gibi davranmak daha fazla enerji kaybettiriyor. Böylece işlenmemiş travmamızla kişiliğimizi, benliğimizi, kendiliğimizi, tutumlarımızı, geleceğimizi -farkında olmadan- belirleyen bir süreci, bir dinamiği zihnimizin arka odalarına yerleştirmiş oluyoruz. Bu hapsedilen, etrafını tutuşturan kor halindeki bir çekirdek gibidir.
Duyarsızlaşma herkeste aynı biçimde, aynı düzeyde olmaz. Bunun nedeni insanların travmaya verdikleri anlamdır. Bazı bireyler baştan duyarsızdır. O yüzdendir ki patlama alanına ölenleri anmak için bırakılan karanfilleri tekmeleyen, “yaşın yanında kurular da yandı” şeklinde acımasızca sözler sarf edebilenler var. Ama en başta “onlar insan değil ki, hepsi terörist!” ya da “beni eleştiren herkes teröristtir!” diye tanımlayan ve kendi ve yandaşı dışındaki her şeyi kötü olarak algılayan, ötekileştiren bir iktidar var. Bu böyleyken sokaktaki insanın katliamı bu şekilde algılaması, yorumlaması ve duyarsızlaşması daha da kolay oluyor. Aslında bu duyarsızlaşma değil duyarsızlıktır. Bunu söyleyebilen kişi zaten duyarsızdır. İnsani temelde aynı dili konuşmadığınız aynı kavramlarda buluşmadığınız biridir.
Peki, neden işlemiyor ya da anlamlandırmıyoruz? Bir travmayı işleyebilmenin ilk yolu onun ne olduğunu bilebilmektir. Yani nedenlerini, faillerini, kimin, ne için yaptığını anlayabilmektir. Tüm bunların açığa çıkartılmasıdır. Adını koyma ile başlar iş. Yani siz, size yönelik bir eyleme, katliama “olay” derseniz anlamlandıramamaya başlarsınız. Oysa adlandırılmanın doğru yapılmasıyla başlar anlamlandırma. Katliam yerine facia derseniz “Ne işleri vardı orada, yapmasalardı kardeşim eylem! Barış onlara mı kalmıştı?” derseniz travma anlamlandırılamamamış olur.
Travmalar duygusal bir donuklaşmaya yol açar. Oluşan ruhsal bozukluğun en önemli belirtilerinden biridir bu. Duygusal küntleşme, duygusuzmuş gibi görünme hali aslında travmatik yaşantının istek dışı akla gelmesinin, anımsanmasının, yoğun sıkıntı vermesinin sonucudur. Aslında birey o yoğun sıkıntıyla baş edebilmek için duygusuzlaşır. Bir tür savunma mekanizmasıdır. Duyguları, eğer bu olayı anlamlandıramıyor, işleyemiyorsa, ortaya çıkan bu kaygıyla yüzleşemezse donuklaşmaya başlar. Bir yanıyla olayın duygusal yanıyla, bilişsel yanını birbirinden ayırt etmeye başlar. İzolasyon diyoruz buna. Olay artık kuru bir şey olarak anlatıldıkça katlanabilir hale gelir. Katlanamadığı için o duyguyu dışarda bırakır. Bu belki kısa süreli bir rahatlık sağlar. Koruyucu bir şey ama aslında iyi bir şey değil. Olayın duygusal yanını ihmal edip sadece kurgusal, mekanik yanıyla yüz yüze kalma, onu kuru bir olaya dönüştürme, o an için kişiyi koruyor olsa da uzun vadede kronikleşmeye yol açar. Yani yaranın izlerinin kalıcılaşmasını sağlar. “Ne yapalım, hayat devam ediyor” diyerek olanları çok kısa sürede normalize etmek de uygun bir başa çıkma yolu değil. Biz travmatik anıları istek dışı anımsamaya devam ediyoruz. Aklımıza sık sık geliyor, kâbuslar görüyoruz. Küçük uyaranlarla aynı şey yaşanıyormuş gibi bizim “flashback” dediğimiz o anıya geri dönmelerimiz oluyor. Bu bedenin bulduğu bir başa çıkma mekanizması. Ancak buradaki duyarsızlaşma sağlıklı bir duyarsızlaşma değil. Bilgiyi işlemedikçe de devam ediyor. Anımsamalarımız kontrollü bir şekilde yapılırsa, örneğin terapiyle, ancak bu iyileşmeye yol açıyor.
Görüntülere kontrolsüz bir ortamda sürekli bakmak kişiyi örseler. Ama terapi sürecinde güvenli bir ortamda görüntüleri yeniden anımsama, o ona imgesel maruz kalma iyileştirici bir süreç olarak kullanılabilir. Buna bağlı oluşan duygusal işleme ile yaşanan travma ile ortaya çıkan olumsuz inançların, olumluyla yer değiştirmesine katkı sağlar. Aslında korktuğumuz şeyin başımıza gelmediğini, yüzleştiğimiz zaman dayanabildiğimizi, bu olaya üzüldüğümüzü, üzüntümüzü doğal şekilde yaşadığımızı ama mahvolmadığımızı görmek gerekir. Ancak bu şekilde yaşam devam ediyor ve biz buna alışabiliriz diyebiliriz. Bu, “Olur böyle şeyler, patlasın bombalar” dedirtmez bize. “Acı çekiyorum ama buna dayanabiliyorum, katlanabiliyorum, başa çıkabiliyorum”dur yüzleşmedeki temel amaç. Yaşananları tüm çıplaklığıyla tekrar tekrar kontrolsüzce görenlerde ise bu yeniden travmaya (re-travma) yol açar. Re-travmatize olmak için illa da görüntüleri yeniden görmek gerekmez. Yapılan yorumlar, atıflar da buna yol açar. Örneğin İçişleri Bakanının sorumluluğunu göz ardı ederek “Güvenlik zaafiyeti yok!” demesi, Adalet Bakanının insanların acılarına gülmesi bir yeniden travmadır. Bu artık tarihe mal olmuş bir gülüştür. İnsanlığın yeniden travmasında çok önemli bir imge olarak kalacaktır. O gülüşü gören her insanın, o anı tekrar yaşaması ve tekrar travmatize olması, öfke ve tepki göstermesi olasıdır.
Bazı kesimlerin yorumları de-humanizeydi. İnsansızdı. İnsansızlaşmıştı. Bunun ilk örneklerini devletin siyasi erkânı sergilemişti. Onları model alan kitleler “Eğer bunlar söyleyebiliyorsa ben de söyleyebilirim” diyerek bu de-humanizasyonun ortağı oldular. Kitleler demokratik haklarını kullanmak, son derece insani, evrensel ilkelerce kabul edilmiş bir hakkını sunmak ve savunmak için Ankara’ya gitmişti. Barışı dillendirmek için oradaydılar. Güven duymamız gereken devlet ise katliamın yaşanmasına zemin hazırlayan stratejik bir ihmalkârlık sergileyerek, özensiz davranarak, güvenlik zaafı olmadığını söyleyerek bunu yaptı. Polis aşırı terli gezen birini makul şüpheden gözaltına alırken Başbakan’ın bombacıların, eylem yapmadan, yani bombayı patlatmadan tutuklanamayacağını söylemesi bunun en acımasız ve acı verici göstergesidir. Bu ne anlama geliyor? “Sen benim korumak istediğim önemli insanlardan biri değilsin! Sen benim için makul şüpheden her an gözaltına alınabilecek birisisin” anlamına geliyor. Onlar ise kesin kanıt olmadan dokunulmayanlar oluyor. Ayrımcılığın ve ideolojik ortaklığın en açık tezahürü
Bu tutumlar bizi re-travmatize eder. Katliamdan kurtulan, tanık olan, yakınını, dostlarını kaybeden herkesi yaralar. Her bir açıklama yeni bir bomba demektir. Her gülüş. Her biriyle yeni bir bomba atılır ruhumuza.
Gündem Başbakan’ın artarda gelen dil sürçmeleri ve şaşırtıcı ifadeleri ile de dolu. Dil sürçmeleri psikiyatride çok önemlidir. Bilinç dışında bastırılan arzular, düşünceler bilinç dışından bilinç düzeyine bazen dil sürçmeleriyle çıkar. Buna lapsus deriz. Üzerine kitaplar yazılmıştır. Lapsuslar (dil sürçmeleri) tesadüf değildir. Çok değerlidir. Psikodinamik kuramla uğraşanlar bilinçdışı yalan söylemez derler. Eğer,”IŞİD’le bizim savunduğumuz İslam arasında 360 derece fark var” deniyorsa, ve bu bir lapsussa, ben aslında “Onlarla aynı görüşteyim” anlamına gelebilir ve yanlış anlamalara yol açabilir. Eğer doğruysa Başbakan, karısıyla birlikte IŞİD’e katılan ve çocuklarının kurtarılmasını isteyen bir aileye IŞID’e canlı bomba olarak katılan bu çift için “Birbirlerine destek olurlar” diye bir yorum yapıyorsa, buradan IŞID’e yakınlık duyduğu anlamı çıkabilir ve bu çok tehlikelidir. Bu katliamın asıl müsebbibinin kim olduğu konusunda bir kuşku uyandırır. Unutmayalım ki, bir bombayı atan kadar, bu fikri, bu zihni hazırlayanın kim olduğu önemlidir.
Ben polisi anlayamıyorum. Anlamaya çalışıyorum. Çabalıyorum. Anlayamıyorum. Genç insanlar, yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar diyorum. Ama ürettikleri bu şiddeti anlamama yetmiyor. Burada başka bir tartışma yürütmek gerekiyor. Polise karşı çıkan, demokratik haklarını kullanan, iktidarı eleştiren her birey öteki, kötü ve şiddeti üretenler sadist ya da sapıklar değil, itaatkârlardır. Boyun eğici, sisteme göbekten bağlı, çocukları çiçekleri ve hayvanları seven ama inandığı değer adına şiddet uygulamayı meşru gören itaatkâr kişiliklerdir. Peki polis neden var? Güvenliğimizi sağlamak için, sokakta güvenle yürüyebilmemiz için değil mi? Demokratik haklarımı ve ifade özgürlüğümü, korumak için yürüyüş yaptığımda beni korumak için var, engellemek için değil. Benim her türlü eylemimi kendine karşı terör, terörist bir eylem olarak algılayan ve iktidarı eleştiren her türlü söylemimi düşmanca algılayan bir eğitimden geçtiği için tam tersini yapıyor. Polisler bizlere hasta olarak geliyor, aileleriyle, çocuklarıyla ya da kendileri ile ilgili ruhsal sorunlarını paylaşıyorlar. Yardım istiyorlar. Bir hekim olarak yardımcı oluyoruz. Ama aynı kişi meslek örgütümüzün flaması altında yürüdüğümüzde karşımızda kalkanlarıyla duran, bazen bize cop vuran, tartaklayan, biber gazı atan kişi oluyor. Benden yardım alan kişi, bana şiddet uygulayana dönüşüyor. Kendisine yardım eden bizi kötü olarak algılıyor, örseliyor. Bu bize en acı veren yaşantılardan biri. Yardım ettiğimiz kişiyle düşmanca karşı karşıya gelmek…
İktidara muhalif herkes tehdit ediliyor, şiddete maruz kalıyor, kimileri gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Toplumun genelinde gerçekten çok büyük bir korku var. Kendini ifade etmenin büyük bir şiddetle karşılanacağı korkusu egemen. Hiç yazılmamış bir kitaptan ceza alma ihtimaliniz var. İnsanlar güvenli bir ülkede yaşamadıklarını düşünüyorlar. Sürekli tedirgin, tetikte olma hissi var herkeste. Belirsizlik var. İnsanları daha da eve kapatmaya, kendi içine gömmeye yaran bir belirsizlik. ‘Öğrenilmiş çaresizlik’. Bunu aşmanın yolu ‘öğrenilmiş güçlülük” olmalıdır. Güçlülüğü öğrenmeliyiz, çaresizliği değil. Sonuna dek barış demek. Yapmamız gereken Barışı dillendirip, toplumsal dayanışmayı geliştirmek. Her şeye rağmen barışçıl bir dili korumaya devam etmeliyiz.
Ankara’da ve İstanbul’da Psikososyal Dayanışma Ağı kuruldu. Başka illerde de kurulacak. Çoğalacak. Türk Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Türkiye Psikiyatri Derneği, diğer tüm bileşenleriyle dayanışma dalgasını büyütmek ve yaraları sarmak için çalışacak. Tüm gönüllüleriyle… Bu umut verici. Dayanışmalıyız. Her zaman barış, dayanışma ve bütün iyi değerleri savunarak. İnsanları renk, dil, din, cinsiyet, kültür vs. diye ayırmadan, eşitlikçi anlayışımızı koruyarak birlikte yaşamalıyız. Yaşamayı öğrenmeli ve başarmalıyız.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler