Güneşe yolculuk

Tarih : 14 Eylül 2015

ebru basaDr. Ebru Basa

Ankara Tabip Odası Genel Sekreteri

“Dünya Tabipler Birliği(DTB) Tıp Etiği Uluslararası Kurallarında belirtildiği gibi, silahlı çatışma ortamlarındaki tıp etiği barış zamanlarındaki tıp etiği ile aynıdır. Doktorlar mesleki görevlerini yerine getirirken birbiriyle çelişen bağlanmalar içindelerse, birinci yükümlülükleri hastalarına karşıdır; doktorlar, mesleki faaliyetlerinin hepsinde, insan hakları alanındaki uluslararası sözleşmelere, uluslararası insancıl hukuka ve DTB’nin tıp etiği alanındaki bildirgelerine bağlı kalmalıdır.”

Türk Tabipleri Birliği İnsan Hakları Kolunun Barış Haftası etkinlikleri kapsamında aldığı karar doğrultusunda 4 Eylül gecesi İstanbul’dan yola çıkarak barış yürüyüşünü başlatan İstanbul Tabip Odası üyesi hekimler 5 Eylül sabahı Ankara’ya vardılar, biz Ankaralılar meslektaşlarımızla kahvaltıda buluştuk ve Sağlık Bakanlığı önünde basın açıklamamızı gerçekleştirdikten sonra öğle saatlerinde Silvan’a doğru yola çıktık.
Planladığımız program doğrultusunda öldürülen meslektaşımız Abdullah Biroğul’un Diyarbakır’da yaşayan ailesine taziye ziyaretinde bulunacak ve buradan da çatışmaların henüz son bulduğu Silvan’a geçecektik.
Suruç katliamından bu tarafa sorumlulukları hepten ağırlaşmış olan bölge tabip odalarında görevli arkadaşlarımızdan son üç günde çatışmaların Cizre’de yoğunlaştığını öğreniyoruz. Cizre Devlet Hastanesinde görev yapan çocuk hastalıkları uzmanı meslektaşımız zorlukla yapılabilen telefon görüşmesinde yaşadığı çaresizliği hıçkırıklara boğularak anlatıyor. İstanbullu “Gezi” hekimlerinden biri o da. Çoğumuzun acemilik dönemi Gezi’de tamamlanmış zaten ama bu kadar yalınkat bu kadar buz gibi bir gaddarlık insan olan herkese çok fazla gelir. Aktarılanlara göre şehir kuşatılmış durumda; milletvekillerinin girişine – kendi güvenlikleri gerekçe gösterilerek– izin verilmiyor, henüz kırkı çıkmamış bir bebek hastaneye ulaşamadan, iki kişi kalp krizi geçirerek –yine hastaneye ulaşamadan– yaşamını kaybetmiş. İletişim hayli sınırlı.
Dersim’de olduğu gibi Cizre’de de ambulansların yaralılara ulaşmasına izin verilmediği, harekete geçtiği anda doğrudan saldırıya uğradığı ve sağlıkçıların tehdit edildiği anlatılıyor. Cizre’ye keskin nişancılar yerleştirildiği söyleniyor. Bu keskin nişancılardan biri tarafından öldürüldüğü söylenen hemşire Eyüp Ergen de Cizre Devlet Hastanesi çocuk servisinde görevliydi. Hastanedeki nöbetinden çıkıp evine giderken vurulan Eyüp Ergen’e çalışma arkadaşları hızla müdahale etmek istediler ancak engellendiler. Neden böyle?
Sanırım cevabı biliyorum. Çünkü Diyarbakır’da birden çok yerde hep aynı pankartı gördüm; Cevap belediye binalarında ve Dağkapı meydanına çıkan ana caddedeki elektrik direklerinin arasına asılı o cümlede saklı sanki: “Dest Nedin Vina Me/İrademe Dokunma”
Sağlık hizmetine erişimin kolluk gücü tarafından engellenmesi Gezi’den tanıdığımız ancak ölçek büyüdükçe etkisi hafifletilebilen bir tutum. Bölgede ise iradeyi teslim alma stratejisinin enstrümanı olarak kullanılıyor. Ölçeğin küçülmesi hizmet alan halk açısından bu vahşi stratejinin pratiklerinde çarpan etkisi yaratıyor.
Kürt illerindeki ikili iktidar durumu kağıt üzerinde ya da buradan bakıldığında 93’te tarif edildiği gibi görünebilir oysa demokratik özerklik ilanının gerçekleştiği ya da Medya savunma alanları olarak ilan edilen bölgelerde gündelik yaşam pratiğine fiilen damgasını vurmuş durumda. Devlet tarafından özel güvenlik bölgesi ilan edilen yerleşim yerlerinde halk sokağa çıkma yasağına uymuyor. Mahallelere hendekler kazılı, sokak girişlerinde barikatlar var ve halk keskin nişancıların görüş alanına girmemek için sokakları perde, battaniye artık eline ne geçerse onunla kapatmış. Ve elbette buna rağmen doğumlar oluyor, buna rağmen ölümler oluyor ve bu irade bebeklikten başlayarak insan yaşamının her evresinde kendisine dayatılan bu olağanüstü hale direnmeye çalışıyor. Duygusal, siyasal, ideolojik, fiziksel ve kültürel olarak memleketin bu tarafından neredeyse tamamen kopmuş bir coğrafyada olup bitenleri kavramak hiç değilse “hissedebilmek” için kimi mahallerinde hendekler kazılmış olan Diyarbakır’a adım atmak dahi yeterli zaten.
Sağlık kuruluşlarına ve sağlıkçılara yönelik baskılarda da işte bu yeni durumun izlerini okumak mümkün.
Dünya Tabipler Birliğinin yönergeler literatürü sınıf mücadeleleri tarihi boyunca sağlıkçıların birer profesyonel olarak karşılaşabilecekleri neredeyse her türlü “çatışma” durumunu tanımlamış aslında. Son iki haftada bölgede öldürülen sağlıkçılardan “mesleki görevini yerine getirirken birbiriyle çelişen bağlanmalar içerisinde olan” vardır illa ki ama bu sağlıkçıların da hastalarına karşı yükümlülüklerini yerine getirmekten geri durduklarını hiç sanmıyorum. Diyarbakır’daki ailesine taziye ziyaretinde bulunduğumuz öldürülen meslektaşımız için de eminim böyleydi bu.

“İnsanlara insanca ve saygıyla davranılması yolundaki tıbbi görev tüm hastalar için geçerlidir. Doktor, gerekli bakım ve tedaviyi her zaman tarafsızca; yaşa, hastalık ya da engellilik durumuna, inanca, etnik kökene, cinsiyete, yurttaşlığa, siyasal bağlantıya, ırka, cinsel yönelime ya da toplumsal konuma veya başka herhangi bir ölçüte göre ayrımcılık yapmadan vermelidir.”

On üç saatlik yolculuğun ardından sabaha karşı vardığımız Diyarbakır’da bizi sakin sıcak bir gece karşıladı. Otobüsümüz Dağkapı meydanına beş-on dakika mesafedeki Azizoğlu otelinin önünde kontak kapattığında saat sabahın üçüydü. Çatışma seslerine uyandığımızda artık gün ağarmıştı. Önce anlamadım sonra da inanamadım çünkü çatışma sesleri neredeyse bir sokak öteden geliyordu ve buna rağmen caddede çocuğunun elinden tutmuş istifini bozmadan sakince yürüyen insanlar vardı.
Silvan’a gitmeye niyetlenirken şehrin merkezinde başlayan çatışmalar nedeniyle önce Suriçi mahallesine en yakın noktaya- bir başka deyişle durdurulacağımız yere kadar- yürümeye ardından Dağkapı meydanında basın açıklaması yapmaya karar verdik ve beyaz önlüklerimizi giyerek caddeye adımımızı attık. Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini henüz bilmediğimiz için birdenbire boşalıveren caddedeki ıssızlığı hayra yorduk haliyle ve yasağa/akreplerin ve başta ne olduğunu anlayamayan ama sonra hızla intibak ve olay yerine de hızla intikal eden polislerin varlığına rağmen silah sesleri ve patlamalar eşliğinde Dağkapı meydanında basın açıklamamızı yapmayı başardık. Ardından meydana yanaşan otobüsümüze binip Silvan’a doğru yola koyulduk.
Taziye ziyaretini gerçekleştiren ekip de bize katıldı ve herhangi bir engelle karşılaşmadan Silvan ‘a ulaşabildik. Silvan çok yaralı, yorgun ve yıpranmış görünüyor. Sağlık kuruluşları dahil her yerde çatışma izlerini görmek mümkün. Dr.Yusuf Azizoğlu Devlet Hastanesinin bahçesinde soluklanıyoruz; hastane son iki hafta içerisinde meslek örgütleri ve sendika temsilcileri tarafından birden çok kez ziyaret edilmiş olmasına rağmen nöbetçi personel kalabalık heyetimizi de olağanüstü bir sıcaklıkla saygıyla ve konukseverlikle karşılıyor. Geldiğimizi haber alan çocuklar basın açıklamalarına ve bizimki gibi heyetlerin ziyaretlerine çok alışkın bir edayla dövizlerimizi inceliyor. Basın açıklamamızı okumak üzere dar ve bozuk yollardan kıvrıla büküle çatışmanın tam ortasında kalan Silvan Toplum Sağlığı Merkezine doğru yürüyoruz. Duvarlar sprey boyayla yazılmış Kürtçe ve Türkçe sloganlarla dolu. Evlerin pencerelerinde anneler… Açıklama süresince ve otobüse binene kadar kavalyeliğimi üstlenen Silvanlı arkadaşım Ömür, hemşire Eyüp Ergen’in fotoğrafının yer aldığı dövizi istiyor. Epey bir havada tuttuktan sonra “kolum yoruldu artık” deyip geri veriyor. Oralı ve o yaştaki bütün çocuklar gibi yaşının çok üzerinde görmüş geçirmiş biri. Öyle ki o da bu işlerde “başkan” olmanın önemini benim başkan olabileceğime ihtimal vermeyecek kadar iyi kavramış; sorusu üzerine başkanımızı işaret ediyorum. Kavalyelik görevinde ısrarına rağmen teklif ettiğimde fotoğraf çektirmeye de yanaşmıyor.
Toplum Sağlığı Merkezinin ve lojman olarak kullanılan binanın duvarları da Silvan’daki bir çok evin duvarı gibi delik deşik.

“Hükümetler, silahlı güçler ve elinde güç bulunan diğerleri, doktorların ve diğer sağlık profesyonellerinin silahlı çatışma ve diğer şiddet durumlarında ihtiyacı olan herkese bakım verebilmesini sağlamak üzere Cenevre Sözleşmelerine uygun hareket etmelidirler. Bu yükümlülük, sağlık personelinin ve sağlık tesislerinin korunması gerekliliğini de kapsar”

Ziyaret tamamlanıyor. Cizre’ye gidemedik. Ankara’ya döndük.
Bir günün içinde Dağlıca’da sayılamayacak kadar çok asker öldü. Bir günün içinde Cizre’de biri çocuk iki genç insan daha öldü. Cizre’de yaralananların sağlık kuruluşlarına ulaştırılmasına ya da sağlıkçıların onlara ulaşmasına yine izin verilmedi.

“Olağanüstü koşullarda doktorların durumlara hemen ve olabilecek en iyi müdahalede bulunmaya hazır olmaları gerekir. İster sivil ister savaşan tarafta olsun hasta ve yaralılara ihtiyaç duydukları bakım sağlanmalıdır. Klinik ihtiyaçların dikkate alınması dışında hastalar arasında hiçbir ayrım gözetilmemelidir. Yaralılara ve hastalara etkili ve tarafsız bakım sağlamalı ve bunu savunmalıdır (söz konusu kişilerin “düşman” sayıldığı durumlar dâhil olmak üzere herhangi bir ayrımcılık gözetmeden)”

Cizre’de ölenlerin defnedilmesine de izin verilmedi. Kokmaması için çocuğunun ölü bedenini buzla ovan bir annenin acısı ve Dağlıca’da ölen askerlerin cenazelerini sırtlanan Yüksekova halkının insanlığı aynı gün içerisinde görüntülendi.
Hoşça kal insanlık. Hoş geldin insanlık.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler