Hayaller Havana gerçekler Kasımpaşa

Tarih : 20 Temmuz 2015

ebru basaDr. Ebru Basa

ATO Genel Sekreteri

 

Türk Tabipleri Birliği genel seçimlerden hemen önce sağlığımızın kuşbakışı bir fotoğrafını çekmiş ve derlediği veriler ışığında “sağlıkta memnuniyet” kavramının sorgulandığı “Memnun musun Gerçekten” ve medyada geniş yer bulan “Sağlıkta Yalanlar ve Gerçekler” isimli broşürleri yayınlamıştı. Sağlık hizmetlerinde devrim sloganıyla lanse edilen Sağlıkta Dönüşüm Programını kanıta dayalı olarak ve programın görmezden geldiği niteliksel ölçütlerle de inceleyerek deşifre eden bu çalışmaların  güncelliğini koruduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü her ne kadar henüz bir hükümet kurulmuş değilse de esasen bir Dünya Bankası projesi olan Sağlıkta Dönüşüm Programının yerli kreatif direktörü ünvanını taşıyan ve seçimlerden yine birinci parti olarak çıkmayı başaran AKP’nin seçim bildirgesi programın sürekliliği ön kabulüne dayanıyor. Bildirgenin muhtevası yalnızca AKP’nin, temsilcisi olduğu sınıfın gereksinimleri doğrultusunda hareket etmekte ve bu gereksinimleri tüm toplumun çıkarları gibi yansıtabilmekte ne denli kararlı ve mahir olduğunu göstermekle kalmıyor; sağlıkta dönüşümün alanda yarattığı niteliksel tahribatın programın içinde kalınarak neden “geriletilemeyeceğini” de belgeliyor. Program aynı zamanda AKP’nin “hala” en güçlü temsilcisi olduğu tarihsel blokun doğrudan yatırım yaptığı bir alanın da sigortası çünkü.

Özetle sağlık bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da sermayenin yeniden değerleneceği bir birikim alanı olarak kurgulanıyor. Sağlık hizmetlerine erişim geçmiş yıllara oranla görece kolaylaşmasına rağmen üreten sınıfların gereksinimi olan eşit, ücretsiz ve nitelikli sağlık hizmeti kaçınılmaz olarak kategori dışı ve aslında milyonlarca kişi bu kurguda peşinen kadraj dışında bırakılıyor. Yani işsizlik sigortasından yararlanamayan işsizler, sigortasız çalışanlar, emeklilik için prim gününü doldurup yaşa takılanlar, kısmi zamanlı çalışıp primleri ayda otuz günden az yatanlar, primini ödeyemeyen esnaf ve sanatkarlar, primini ödeyemeyen çiftçiler, primini kendisi ödemesi gerekip de ödeyemeyenler. Beri yandan haksızlık etmeyelim; seçim arifesinde “istisnai” biçimde 1000 TL’ye kadarki prim borçlarına af getirildiğini ve bu meblağın üzerindeki borçların da yeniden yapılandırıldığını belirtelim.

Kabaca ne var ne yok?

19 maddeden oluşan bildirgede birinci basamak sağlık hizmetlerine tek cümleyle yer verilmiş: “Koruyucu hekimliği yaygınlaştıracağız ve sağlıklı yaşam kültürünü teşvik edeceğiz”. Söz konusu  “yaygınlaştırma” faaliyetinin hangi yöntem ve araçlarla gerçekleştirileceği ise anlaşılmıyor. Ama seçimin hemen ardından Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Eyüp Gümüş’ün yaptığı açıklamalar aracılığıyla kamuda yabancı uyruklu aile hekimlerinin çalışmaya başlayacağını, her bir aile hekimine kayıtlı nüfusun 4 binden 3500’e çekilmeye çalışılacağını ve hastanelerin yükünün azaltılması doğrultusunda birinci basamakta sevk zinciri modelinin uygulanacağını öğrenmiş bulunuyoruz.

Bu açıklamadan yola çıkarak kışkırtılmış sağlık hizmeti talebinin güncel ve potansiyel sonuçları hakkında Sağlık Bakanlığının değerli halk sağlıkçılarımızın görüşlerini ve kaygılarını paylaşmaya başladığını umabilir miyiz acaba? Örneğin Müsteşar Eyüp Gümüş bu açıklamayı yaptığı sırada Dr. Kayıhan Pala’nın Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerdeki ölüm oranlarının yüksekliğine işaret eden ya da Dr. İlker Belek’in Sağlık Bakanlığının yine Bakanlığa bağlı hastanelerdeki ameliyat sayılarını hesaplama yöntemindeki tutarsızlığı ifşa eden makalelerini okumuş olabilir mi?

Keşke…Tersine, açıklamadan yükün hafifletilmesi ve talebin indirgenmesi doğrultusunda herhangi bir ima sezinlemeye dahi imkan yok, hatta öyle ki bir kez daha havuç-sopa diyalektiğine başvurulacağı anlaşılıyor. Yurttaşımız ikinci basamaktaki bir sağlık kuruluşuna başvurmak istediğinde sevk zincirini izlemek ve kayıtlı olduğu aile hekimine gitmek durumunda; bu basamağı atladığı takdirde ise katılım payı ödemek zorunda. Ama aslında zaten yurttaşımızın ikinci basamak başvurusunda bulunmaması hedeflendiği  için aile hekimine de yurttaşımızı şu ya da bu gerekçeyle sevk etmeme serbestisi tanınmış; bu serbestiyetin sınırlarını ise açıkça ifade edilmese de yeni tanımlanmış performans kriterleri (negatif de olabilir pozitif de) çizecek gibi.

Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığına bağlı ve yeni kurulacak olan enstitüler ve yakın tarihte imzası atılan Kamu-Özel Ortaklığı projeleri sağlık turizmi ve innovasyon alanında rekabet eden ülke olmanın olmazsa olmaz koşulları biçiminde bildirgede de yerini almış durumda. 29 sağlık bölgesinde Kamu-Özel Ortaklığı modeli ile kurulacak olan Şehir Hastanelerinden ikisi bildiğiniz üzere Ankara’da inşa ediliyor. Bir parantez açalım; Kamu-Özel Ortaklığı projelerinin tümünde Sağlık Bakanlığı 29 yıl süreyle yüklenici firmaların kiracısı durumunda; projelerin kentsel planlama kavramını dinamitleyen karakteri şöyle dursun; 29 yıl boyunca ödenecek olan kira bedeliyle -Kayseri Erciyes Şehir Hastanesi Kampüs projesi örneğindeki gibi – aslında birden çok sayıda kamu hastanesini inşa etmenin mümkün olduğu matematiksel olarak anlaşılıyor.

Bilkent Entegre Şehir Hastanesi Kampüs projesinin Çevresel Etki Değerlendirme Raporuna göre proje tamamlandığında bir çoğu Sıhhiye yerleşkesindeki 12 hastane Bilkent’e taşınacak ve halihazırda kampüste yer alan Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi de yıkılacak. Yıkım işleri bir yana düz akıl yürütmeyle dahi bir kentteki ikinci basamak sağlık kuruluşlarının lokasyonuna öncelikle nüfus yoğunluğuna bakılarak karar verilmesi gerekmez mi? Hal böyle iken kentsel nüfusun yoğunlaştığı yerleşim birimlerine yeni kamu hastaneleri inşa etmek yerine bugüne kadar ulaşım kolaylığı bakımından iyi kötü merkezi niteliğini koruyabilmiş Sıhhiye yerleşkesini tümden lağvetmenin yeni kentsel değerlenme alanları yaratmak gibi bildik bir hedefi olmasın sakın? Ankara’nın en kalabalık aksı olan Eskişehir yoluna alternatif herhangi bir güzergah ya da ulaşım planı önermeksizin hafif raylı ulaşıma havale edilmiş gibi görünen Bilkent projesinde ısrar etmenin bu akstaki yükü olağanüstü arttıracağı ve ulaşımı hepten içinden çıkılmaz hale getireceği görülemiyor mu?

Sağlıklı Yaşam Kültürü: İşte bunlar hep kültürsüzlük

Biliyoruz ki doğumda beklenen yaşam süresinin artmasına paralel olarak nüfus yaşlanıyor ve kronik hastalık yükü de artıyor. Bu doğal eğilim sağlığı korumaktan ziyade bozulmasına hizmet eden çevresel etkenlerle tetikleniyor/örseleniyor ve bir tür proses mühendisliğine tabii kılınıyor. Örneğin otomotiv üreticileri ve petrol tekellerinin açgözlülüğü nedeniyle yenilenebilir enerji kaynaklarından uzak durmak bir politik tercih. Dolayısıyla toplu taşımacılık yerine bireysel taşımacılığın teşvik edilmesi ve kentlerin insanlara göre değil araçlara göre planlanması da aynı politik tercihin varyantı. Bu tercihler bizi doğal olarak daha az hareket etmeye zorlarken aslında nasıl besleneceğimize de gıda tekellerinin tercihleri yön veriyor.

Bu koşullar altında “yaşam tarzı”nın kişisel bir tercihmiş gibi sunulması insan aklıyla alay etmek gibi. Tütün bağımlılığına son derece kişisel indirgemeci biçimde yaklaşıp sigara üretiminin yasaklanması için mücadele etmemek gibi. Hava kirliliği DSÖ tarafından kanserojen kabul edildiği halde temiz hava solumak için toplu taşımacılığı desteklemek  yerine kentsel yaşamın otobanlaştırılmasına göz yummak gibi.

Her gün dört işçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği bir ülkede yaşadığımızı unutmak gibi.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından anneden bebeğe HIV geçişini durdurmayı başardığı ilan edilen Küba’ya bakarken eski otomobilleri ve Wi-Fi hızının yavaşlığını görmek gibi.

Açgözlülük gibi, nobranlık, ikiyüzlülük gibi.

Bence biz Havana’yı hayal etmeye devam edelim, “gerçekler” hala Kasımpaşa çünkü.

 

 

 

 

 

 

 

 

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Arşivler