Sertifikalı Yarim

Tarih : 04 Mayıs 2015

ebru basaDr. Ebru Basa

ATO Genel Sekreteri

Hafta içi hasbelkader işe gitmeyip de evde kaldığınız bir gün olur da denk gelirseniz sabah kuşağı programlarını izlemenizi öneririm. Orada bir paralel evreni ve bizim büyük çaresizliğimizi göreceksiniz. Bu programlardaki genel eğilim ele alınan konudan bağımsız olarak hemen her tür bilimsel disipline söz konusu disiplinin bilimsel niteliğini neredeyse kategorik olarak reddeden önsel bir tür bilinemezcilikle yaklaşılıyor olması. Yurttaşların batıl inançlarını açıktan ve sistematik biçimde istismar eden -paranormal aktivite dizileri gibi-manifest örnekleri kastetmiyorum; bunların dışında kalan ve tıbbi bilgiyi bir nevi gökyüzünden yeryüzüne indirme iddiasıyla yola çıkmış sabah kuşağı sağlık programları silsilesini kastediyorum.

Bu programların ortak karakteristikleri sağlık bilgisini lumpenleştirmeleri ve vulgerleştirmeleri. Yanlış anlaşılmasın; bu saptamanın çıkış noktası mesleki özerklik alanına yönelik bir tehdit algısı değil. Tam tersine elektronik ortamdaki bilgi kirliliği nedeniyle halkın doğru sağlık bilgisine erişiminin kolaylaştırılması elbette önemlidir ancak burada bilimsel bilginin vulgerleşmesi aracılığıyla sağlık tüketiciliğini kışkırtan korku atmosferinin yaratılması da kolaylaşmaktadır. Sözde “halklaşmış” sağlık bilgisi esasen bir manipülasyon enstrümanı olarak alandaki piyasa egemenliğinin pekiştirilmesine yaramaktadır.

On üç yıllık bir geçmişe sahip Sağlıkta Dönüşüm Programı sağlık hizmetlerinin örgütlenme modelini dolayısıyla hizmete erişimi ve hizmet niteliğini ve yanı sıra istihdam biçimini baştan sona değiştirdi. Bu sayede sağlık alanının bugün artık neredeyse tümüyle bir sermaye birikim alanına dönüştürüldüğünü söylemek yanlış olmaz. Sermayenin mutlak egemenliği sağlık hizmetini üretenlerle sağlık hizmetinden yararlananlar arasındaki ilişkiyi de kalıcı ve yapısal biçimde değiştirmiştir. Her şeyden önce hizmet bir hak olmaktan çıkarılmış, metalaşmıştır. Metalaşan hizmete yönelik talep sürekliliği kışkırtılmış ya da daha doğru bir ifadeyle yaratılmıştır. Alandaki sağlık işgücü zaten artık ana karakteristikleri taşeronlaşma ve performansa dayalı ücretlendirme olan piyasa gereksinimleriyle uyumlu bir despotik emek rejimine tabi kılınmış durumda. Uzun sürelerle, iş güvencesi ve gelir güvencesinden yoksun ve emek yoğun çalışan sağlıkçılar bir yandan da hemen her basamakta süreklileşmiş biçimde şiddete uğruyor. Çünkü Türkiye nüfusunun üzerinde bir başvuru var ve sağlıkçılar hızlı olmak zorunda hissediyorlar. Çünkü sağlık hizmetinin niteliğinin ölçülüp değerlendirilmesinde kullanılan toplumsal sağlık göstergeleri ya da insani gelişmişlik indeksi gibi evrensel halk sağlığı standartlarının yerini ölçülüp değerlendirilmesi olanaksız olan memnuniyet kavramı aldı.

Yurttaşlar bu hakim atmosferde artık birer sağlık tüketicisi bilinciyle hareket etmekteler ve sağlık kuruluşlarına yapılan başvuru sayılarından da anlaşıldığı kadarıyla halihazırda herhangi bir manifest neden ortada olmasa dahi sağlıklarını yitirmekten ölesiye korkmaktalar. Daha doğrusu ecele faydası olmayacağını düşünseler bile korkuyu doyurmadan duramamaktalar.

Yakın zamanda -geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları örneğindeki gibi- bu paralel evrenin de sertifikasyona tabi kılınacağını, sertifikalı olmayan kimselerin öyle kanal kanal gezemeyeceğini öğrenmiş bulunuyoruz. Akreditasyon, sertifikasyon gibi fiyakalı frankofon sözcükler niyeti gizleyemiyor fakat. Talebi canlı tutmak için önce göksel bilgi biraz rakım düşerek popülerleşecek, talep dinamizminin toplumsal ajanları ise bu bilgiyi halkla buluşturabilmenin fiyatı neyse ödeyecek artık.

Pekiyi de bireylerin bedenlerine bu denli yabancılaşması ve süreklileşmiş kaygı bozukluğunun neredeyse epidemik bir prevalans göstermesi halk sağlığı sorunu olmuyor mu?
Büyük düşünmeye de çalışıyoruz ama…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Arşivler