Çelik aldığı suyu unutmayacak…

Tarih : 04 Mayıs 2015

onur naci

 

 

 

Dr. Onur Naci Karahancı

ATO Yönetim Kurulu Üyesi

 

Sularımızı zehirleyenlere, ormanlarımızı kesenlere
Gazcı, copcu, baskıcılara,
Satanlara, çalanlara ,
Ezenlere, sömürenlere,
Dilleri, kadınları, halkları görmeyenlere,
Özgürlüklleri tanımayanlara
Ama ille de bize sus diyenlere inat
Hazır 1 Mayıs geliyorken ve Nazım’ın
“..Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”
dizeleri halen hepimiz için geçerliyken, Kavel direnişini kısaca hatırlatayım istedim…

1961 Anayasası’nın 46 ve 47. maddesine göre, işçi ve çalışanlara ilk defa serbestçe sendika kurma, üye olma, toplu sözleşme, grev hakkı tanınıyor; yine bu maddeler uyarınca devlet bu maddelerin uygulanması için kanunlar çıkarmakla sorumlu tutuluyordu. Ancak dönemin iktidarınca bu kanunlar çıkarılamadı.

1954 yılında Emin Aktar, Vehbi Koç ve Eli Burla tarafından İstanbul İstinye’de kurulan ve Türk-İş’e bağlı Maden-İş’te örgütlü, 170 işçinin çalıştığı fabrikanın başına daha fazla kar sözüyle gelen müdürün ilk işi 1957 yılından beri ödenen fazla mesai ücretlerine karşılık ödenen yıllık ikramiyeleri kesmek olmuştu.

Bunun üzerine işçilerin seçtikleri üç temsilci görüşme yapmaya gitmelerinden sonra, Maden-İş Sendikası’nın Şişli Şube Başkanı ve sendikanın işyeri baş temsilcisi olan kişi bu üç kişi ile beraber işten çıkarıldılar. İşten çıkarılan arkadaşlarıyla dayanışmak için tezgâh başında beş günlük oturma eylemi başlatan işçilerden 10’u daha işten çıkarılarak işveren tarafından o dönem yasak olan lokavt da ilan ediliyordu. Bunun üzerine tüm işçiler 4 Şubat’ta fabrika önüne direniş çadırı kurarak eylemlerine devam ettiler. Yavaş yavaş korku duvarlarını yıkan diğer fabrikalardaki işçiler, dayanışma için sakal bırakmaya, para toplamaya başladılar. Türk-İş genel merkezinin duyarsızlığını protesto için, 23 sendika başkanı ve 45 yönetici 27 Şubat 1963’te Türk-İş’ten ayrılacaklarını ilan ettiler.

İşveren de grevi kırmak için yeni işçi alımları yapmaya çalışıyor, fabrikadaki malzemeleri satış için çıkarmaya çalışıyordu. 2 Mart’ta eşlerine desteğe gelen çoğu kadın, kadın işçilerle beraber direnişin de en büyük sahiplenicisi olmuş, çıkmaya çalışan kamyonun önünde durmuş, polisin saldırılarına direnmişti.

Direniş ve kararlılık karşısında, 3 Mart 1963’te Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu ve Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in araya girmesiyle Türk-İş ile Türkiye İşveren Konfederasyonu arasında bir anlaşma imzalanmış ve işçiler işbaşı yapmışlardı. İşten ilk çıkarılan 4 kişi kıdem tazminatlarını alacak işe dönemeyeceklerdi, ancak diğer tüm işçiler işlerine dönecekler ve yıllık ikramiyeler ödenecekti.

Her iyi şey gibi, bu kazanım da cezasız kalmamalıydı ve ilk olarak Sarıyer Savcılığı’nın greve öncülük eden 28 işçi hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek suçundan üç yıl ile beş yıl arasında hapis istemiyle dava açılmış ve 15 işçi tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi’ne konulmuştu. Yasak olan lokavt ilanı görmezden gelinmiş ve lokavtı ilan eden işverene herhangi soruşturma açılmamıştı. Direnişlerin devam etmesi üzerine sıkıyönetim komutanlığı da devreye girmiş, tüm işçiler serbest bırakılmıştı. Aynı dönem kadükleştirilmiş sendika yasası da çıkmış ve o yasaya ‘Kavel Maddesi’ denen geçici bir madde eklenerek, tüm işçilerin hakkında soruşturmalar düşürülmüştü.

Artık korku duvarı yıkılmıştı bir kere, Maden-İş ve Lastik-İş’e bağlı işçilerin öncülüğünde DİSK kurulmuş, kamuda, fabrikalarda, inşaatlarda tüm emekçiler örgütlenmeye, sokaklar özgürleşmeye başlamıştı. Kapitalizm ve çıkarcıları da boş durmuyordu tabi: 1977 1 Mayısındaki saldırı da, 1980 faşist darbesi de örgütlülükten, özgürlüklerden, halklardan, Kavel işçilerinden korkanların müdahalesinden başka nasıl tariflenebilir ki…

Yine 1 Mayıs’a doğru giderken geçmişte yaşadıklarımızdan, saldırılardan farklı ne görebiliyoruz? Halen HES’lerle, 750000 liralık saatlere sahip olanlarla, hastaneleri, sağlığı, suyu, parsel parsel şehirlerimizi satanlarla, iç güvenlik yasalarıyla, sokaklarda eylemlerde fütursuzca insanları gaz kapsülleriyle/ gerçek mermilerle öldürenlerle, işkencecilerle boğuşmuyor muyuz? Haklarımıza, emeğimize saldırılmayan bir alan kim gösterebilir? Bunu iddia edenler Somalı işçilerin, gezide kaybettiklerimizin, Roboski’de öldürülenlerin annelerinin yüzüne nasıl bakacaklar?
Bize düşen en son şey susmak; bize düşen örgütlenmek:
1 Mayıs’ta tüm alanlarda, İstanbul’da, Ankara’da, Batman’da… en güçlü şekilde özgürlüklerimiz için haykırmak, 1977’de düşenlerimizi sahiplenmek…

Kavel

İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim.
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri,
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim,
İzin verirlerse Kavel Grevcileri,
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel’de,
O erkekçe direnilen yerde, Kavel’de
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim
İzin verirlerse Kavel Grevcileri
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım
Hasan Hüseyin Korkmazgil

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Arşivler