Özgecan’ın ardından…..

Tarih : 02 Mart 2015

özgecan-cinayet

Dr. Müge Yetener
ATO Kadın Komisyonu

Özgecan’ın katliyle birlikte pandoranın kutusu açılmış oldu. Oysa yıllardır ortaya saçılan kadına yönelik şiddetin bin bir türlüsü, cins kırımı boyutlarına ulaşmış, her gün en az 5 kadın öldürülür olmuştu. Bu kadınların kimisi beyaz tayt giydiği için, kimisi tuzluğu uzatmadığı, yemek yapmadığı, kimisi dışarıya izinsiz çıktığı için, kimisi ise sevişmek istemediği için öldürülmüşler, katilleri de haksız tahrik indiriminden yararlanmışlardı. Ölen her 5 kadından birisi ise ayrılmak istediği için öldürülmüştü. Nihayet öldürülen kadının masum olduğuna ikna olmuştuk. Evine dönen bir öğrenciydi Özgecan…

Tıpkı 2003 yılında aileleri tarafından öldürülen Şemse Allak ve Kadriye Demirel gibi, Özgecan’ın cenazesini de kadınlar omuzladı.
Aradan geçen 12 yıl boyunca feministler, kadın cinayetlerinin ülkenin sadece belli bir coğrafyasına has, hasta ve sapık ruhlu insanlar tarafından gerçekleştirilen münferit olaylar olduğu algısıyla mücadele etmekle yetinmediler, kadın ve trans cinayetlerinin politik olduğunu da söylediler.

kadinlar-siddeti-anlatmaya-basladi-640x360

Peki bu ne anlama geliyordu?
Kadınlar sadece kadın oldukları için, ataerkinin kendileri için çizdikleri sınırların dışına çıktıkları için, hizaya gelmedikleri, hadlerini bilmedikleri için öldürülüyorlardı. Kadın ve trans cinayetleri bu nedenle sistematiktir ve yine bu nedenle de politik…

Toplumsal duyarlılığı yükselten bu vahim cinayetle birlikte tecavüzün aslında her kadının hayatında olabilecek, olmuş veya olması son derece muhtemel bir tehdit olduğu, deneyimlerin korkusuzca paylaşılmasıyla ortaya serilmiş oldu. Tecavüzün olduğu kadar, tecavüz korkusunun da kadınları seyahat etmekten, dilediği saatte, dilediği yerde bulunmaktan, hayatlarını özgürce planlamaktan alıkoyan, tam da bu denetimi sağlamak işlevi gören bir şiddet biçimi olduğunu da görmek gerekiyor. Öldürülmekten kurtulan birçok kadın, maruz kaldıkları cinsel şiddeti korkmadan anlatabildiklerinde ise sayısız başka engellerle, aşağılanma ve hayatlarının didiklenesi tehdidi ile karşı karşıya kalıyorlar. 14 yaşındaki çocuğun tecavüzünde bile rıza arayan yargı, kadınların tecavüzü hak ettiklerine, ya da rızaları olduğuna dair deliller bulmaya çalışıyor. Tecavüzcüler değil, kadınlar cezalandırılıyor. Bu gerçek, kadınları yargıya başvurmaktan alıkoyduğu gibi, erkek faillerin cezasızlıktan aldıkları güçle kadınları katledecek, doğrayacak, yakacak suç ortaklarını kolaylıkla bulabilmelerini sağlıyor.
Devletin, kadının emeği ve bedeni üzerindeki denetiminin sınandığı yer ailedir. Eviçi rollerden başlayarak kadının ikincilliği ailede pekişiyor, her türlü şiddet ise mahremiyet ve kutsallık örtüsü altında gizleniyor. Erkek egemenliği kadına teslimiyeti ve eşitsizliği dayatıyor. Araştırmalar, evli kadınların yüzde 36’sının kocası ya da sevgilisinin fiziksel şiddetine maruz kaldığını, evli kadınların yüzde 12’sinin cinsel şiddet yaşadığını, kadınların yüzde 9’unun 15 yaş öncesi cinsel istismara maruz kaldığını, bunun ise yüzde 29’unun baba, erkek kardeş, abi, dede, amca, dayı ve erkek akrabalardan ileri geldiğini gösteriyor.

kadinlar-ozgecan-hesabi-2
Dinsel muhafazakarlıkta ise ataerki gücünü dinden ve fıtrat söyleminden alıyor. Kadın- erkek eşitliğine inanmayan, kadınları kendi hayatları hakkında karar verebilecek eşit ve özgür bireyler olarak değil, erkeğe emanet mallar olarak gören anlayış, kadını ataerkinin çizdiği sınırlar içinde tutmak için şiddeti de alabildiğine meşrulaştırıyor. Kadınların ucuz emek gücü ve hazır askerler doğurmaları için cinselliklerinin denetlenmesiyle, eviçi / piyasadaki emeklerinin denetlenmesi arasındaki bağ, kapitalizmle ataerkinin ortaklığını da açık ediyor.
Toplum, AKP tarafından birbirini şiddet diliyle dışlayan kutuplara ayrıştırılırken, her daim hedefte olanlar yine kadınlar. Kahkahaları, dizleri, giyimleri dilden düşmüyor, kaç çocuk doğuracakları, nasıl yaşayacakları vazediliyor, toplumsal yaşamda ise sadece anne ve eş olarak var olmaları isteniyor. Hükümetin şiddet dili kadınlar üzerindeki baskıyı artırıyor, katillerin sırtını sıvazlıyor, cesaretlendiriyor, kadınları ise değersizleştirip, ikincilleştiriyor ve öldürülebilir kılıyor.

Kadına yönelik şiddete çözüm bulmaya sıra geldiğinde, yine aynı şiddet dili devreye giriyor; idam cezası ve hadım edilmeyi öneriyor. Yıllardır savaş ve şiddetle harmanlanmış bu coğrafyada öfke ve intikam duygusundan arınmış bir çözüm bulunamamış olması toplumsal bir cinnete ve çürümeye de işaret ediyor.
İdam cezasının bir tür barbarlık oluşunu ve idamın uygulandığı ülkelerde suç oranının azalmadığı gerçeğini geçelim, bu cezaları dillendirmenin kendisi kadın cinayetlerinin sistematik karakterini görünmezleştirmekte, sorunu münferit sapıklıklara indirgemekte, öte yandan siyasi erkin şiddet konusundaki rolünü ve sorumluluğunu gizlemektedir.

Öte yandan tecavüz cinsellik içeren bir edim olmayıp, bir saldırganlık ve şiddet türüdür. İktidar arzusu ile bir başkasına yönelmiş boyun eğdirme isteğidir. Dolayısıyla testesteronu baskılayan ilaçların bir yararı olmayacağı gibi olayı hormonlara indirgeme yanlışını barındırır.
Ayrıca herhangi bir cezanın hekim eliyle verilmesi söz konusu olamayacağı gibi, hekim meslek etiği kurallarına da aykırıdır.

Oysa şiddet dışı çözümler bulmak mümkün ve elzemdir. Çözümler öç almaya değil, şiddeti azaltmaya, toplumsal barışı sağlamaya, kadınların eşit ve özgür bireyler olma mücadelesine katkı sağlamaya yönelik olmalıdır.

*Öncelikle devlet, bu konudaki sorumluluğunu üstlenmeli, kadına şiddete yönelik olarak imza verdiği İstanbul Sözleşmesini uygulamalıdır.
*Yargıdaki erkek egemen anlayışı değiştirecek önlemler almalı, erkek failler iyi hal indirimi, haksız tahrik gibi uygulamalarla ödüllendirilmemeli,
*Erkek şiddetini özendirecek, cesaretlendirecek sözlerden kaçınılmalı, kadın –erkek eşitliği yaşamın her alanında hayata geçirilmeli,
*Kadını değil, aileyi koruyan söylem ve uygulamalardan vazgeçilmeli, kadınlar şiddet gördükleri aileye mecbur bırakılmamalılar, kendi yaşamları hakkında söz ve karar sahibi olabilmelidirler.
Kadına yüklenen ikinci cins, “emanet” konumu değişmedikçe verilen cezaların, hiçbir yararı olmayacağı gibi, erkek şiddetini önlemek de mümkün olmayacaktır.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler