“Ne olur bu bir rüya olsun”

Tarih : 02 Mart 2015

ebru basa

Dr.  Ebru Basa

ATO Genel Sekreteri

Türkiye’nin bildik ve olağan koşullarında 3.sayfa haberi olmaktan öteye gitmeyeceği varsayılabilecek yakın tarihlerde gerçekleşen iki cinayet nasıl oldu da toplumsal gündemimizi bu denli belirleyebildi?
Özgecan Aslan’ın yüreğimize mıh gibi oturan o son bakışı ve Nuh Köklü’nün ölümünden hemen önce yakınlarının tanıklık ettiği o son temennisi binlerce kadının ve erkeğin sokağa dökülmesine neden olan bir fay kırığını tetikledi ve Türkiye’nin hemen her ilinde gerçekleşen kitlesel ölçekli tüm gösterilerde hedefe AKP’nin ve AKP’nin gerici-piyasacı düzeninin oturtulduğuna tanık olduk.

Bir süredir olağan koşullarda asayiş birimlerini ilgilendirmesi beklenen olayların dahi hızla toplumsal bir içeriğe kavuştuğunu/kavuşturulabildiğini ,“münferit” kal(a)madığını ve bir toplumsal bağlama yerleştirilmek suretiyle kavrandığını gözlüyoruz.

Bu sadeleşme sayesinde son 7 yılda yüzde 1400 artış gösterdiği kanıtlarıyla ortaya konan kadın cinayetleriyle gerici-piyasacı-emek ve kadın düşmanı AKP düzeni arasındaki nedensellik bağıntısını kurmamız, işçi ve kadın cinayetlerindeki artışın tesadüfi olmayan eşzamanlılığını kavramamız da kolaylaşıyor. AKP iktidarının parlamento ve sokak muhalefetinin direnişine rağmen faşizmi gündelik yaşamda örgütleyen iç güvenlik yasasındaki ısrarı söz konusu sadeleşmenin olası toplumsal sonuçlarının hükümet cephesinde de öngörülmekte olduğunu gösteriyor.

Kutsal emanet ya da sürdürülebilir annelik
Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin bir toplumsal bağlama oturtulmaksızın ya da bir başka deyişle kadına yönelik şiddeti üreten toplumsal formasyonla ilişkilendirilmeksizin ele alınması yalnızca kadını çevreleyen gerici-piyasacı kuşatmaya karşı verilecek mücadelenin kapsamını daraltmıyor eşzamanlı karşı ideolojik şiddeti de zayıflatıyor. Oysa kuşatma saldırısı ikili karakterine rağmen son derece bütünlüklü biçimde sürdürülüyor.

Bir önceki sayımızda ele aldığımız “Ailenin ve Nüfusun Dinamik Yapısının Korunması Programı” ile hayata geçirilecek düzenlemelerin çocuk ve kariyer yapan kadın mottosuyla propaganda edilmesi yalnızca kadın emeği sömürüsünü ve eksik istihdamı gizlemeye yaramıyor; yanı sıra varlık olarak kadın ancak aile içinde değerlenen bir toplumsal cinsiyet rolüne zimmetlenerek tanımlanıyor. Ya da bir başka deyişle toplumsal cinsiyet rolünün inşasında piyasacılık gericilikten, gericilik de piyasacılıktan besleniyor.

AKP iktidarı nüfusun dinamik yapısının korunması için kadından en az üç çocuk bekliyor ve örneğin Sağlık Bakanı kadının temel görevinin annelik olduğuna zaten hükmetmiş durumda. Program kapsamında tanımlanan yeni emek rejimi düzenlemeleri de kadın emeğinden vazgeçmeksizin söz konusu temel önceliğe hizmet eden bir nevi “sürdürülebilir annelik” hedefliyor.

Beri yandan dünyadaki varlığını fıtratı gereği erkeğin kutsal emaneti olarak sürdürmesi beklenen “anne-kadın” diz kapağının dürtüsellikle malul erkek çocuğunu “tahrik” edebileceğini de öngörebilmelidir. Eşzamanlı olarak altı yaşındaki kız çocuğuyla evliliği olağan gören bir gericilik türünden bahsettiğimiz için iffetsiz kahkahalar ve kırmızı ruj konusuna hiç girmeyelim.

Bu mutena ortamda her üç kadından biri şiddete uğradı ve yalnızca 2014 yılında 294 kadın resmi ya da dini nikahlı eşi, boşandığı eşi, babası, abisi, dayısı, kuzeni, nişanlısı, oğlu, eski sevgilisi, sevgilisi, kayınpederi, kayınbiraderi tarafından öldürüldü. Bu cinayetlerin AKP tarafından inatla münferit asayiş olaylarına indirgenmeye çalışıldığını biliyoruz. Asayiş dünyasına açılan bu kapıdan öncelikle pembe otobüs önerisi gibi özünde iki cinsin mutlak olarak izole edilmesi gerektiği gerici inancından türeyen ve son tahlilde kadının toplumsal kuşatılmışlığını pekiştiren “koruyucu” süsü verilmiş önlemler süzülüveriyor ve bu tarz müdahalelerin ardından sıkça karşılaştığımız gibi örneğin karma eğitime son verilmesi gerektiği de tartışılabilir hale geliyor.

AKP hukuku kadını koruyabilir mi?
Hukuken 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna göre şiddete maruz kaldığınızda şiddet uygulayana karşı korunma talebinde bulunabilirsiniz. Yanı sıra bir sığınma evine yerleştirilmeyi, kimlik bilgilerinizin değiştirilmesini ve adresinizin gizlenmesini de talep edebilirsiniz. Fakat tüm bu talepleriniz talep ettiğiniz anda, talep ettiğiniz hızda ve talep ettiğiniz kapsamda gerçekleşmeyebilir. Ve zaten aslında öngörülen tüm bu tedbirler esasen şiddet gören kadının tüm geçmişinden ve kimliğinden vazgeçmesi-zorla başkalaşması pahasına alınan tedbirlerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda ise kasten öldürme veya yaralama ve cinsel saldırı gibi suçlar için tarif edilmiş ve kadın cinayetlerinde sıklıkla karşılaştığımız “haksız tahrik” indirimi mevcut. İnsan hak ve özgürlükleri “tahrik” sebebi.
Cinsel istismar ya da cinsel saldırı suçlarında insan hak ve özgürlükleri “tahrik” sebebi sayılırken idam cezasının ya da kimyasal veya cerrahi kastrasyonun bir tıbbi tedavi lansmanı havasında tartışmaya açılabilmesine ise izin vermemek gerek. Çünkü bu takdirde konu yalnızca ceza ve yargılama usullerine daraltılmış olmayacak aynı zamanda gerici-piyasacı rejimin ikiyüzlü ahlak anlayışının gölgelenmesine ve evrensel hukuk ilke ve değerlerinin çiğnenmesine de fırsat verilmiş olacaktır. Cezaların ağırlaştırılmasının suç işlemeyi peşinen önleyeceği yargısı suçluların bizzat düzen tarafından korunduğu koşullarda –yakın zamanda yaşanan işçi cinayetlerine yönelik yargılamaların sonuçlarını hatırlayalım-zaten inandırıcılıktan hayli uzak.

Olsun varsın. Biz hekimler yaşamı savunmaya devam edeceğiz.

Kadın ve işçi düşmanlarının doluştuğu o minibüs ise öyle ya da böyle devrilecek zaten. Çünkü hukukun bittiği yerde Haziran başlar!

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler