QUO VADİS

Tarih : 27 Mart 2014

QUO VADİS

Dr. Burhanettin Kaya

ATO İnsan Hakları Komisyonu Üyesi

 

Yeryüzünde iki iktidar vardır,

aklın iktidarı ve zorbalığın iktidarı;

birinin hüküm sürdüğü yerde öbürü sürgündedir.

“Robespierre”

Bugün merak edilen konuların başında bu ülkede yaşayan insanlar olarak nasıl bir ruh halinde olduğumuz geliyor. Herkes bu soruyu soruyor. Hasta hastaya, hekim hekime. Hekim hastaya, hasta hekime. Gazeteciler bizlere, psikiyatrlara durmadan bu soruyu soruyorlar. Toplumda birçok birey, her kesim bu süreçte hiçte iyi bir ruh halinde olamayacağımızı düşünüyorlar. Sadece bizlerin değil, yönetenlerinde… Gazeteciler sadece ruh halimizi değil nereye doğru gittiğimizi de soruyorlar bir yandan. Nereye gidiyoruz?  Quo vadis? Ben ise bir psikiyatr olarak belki de bu soruların yanıtını vermesi beklenenlerden biriyken, kendi zor sorumun peşinde koşuyorum; çünkü bana sorulan ile benim sorduğum birbirinin ardılı. Ne halde olduğumuz neyi yitirdiğimizle ilişkili. Soruyorum: Adalete olan inancımı yitirdim gören var mı?

        Bu soru anlamsız değil, altı yüklü. Öyle ki, bu soru aslında acıma duygusunu, insancıllığını, etik değerlerini, insanlığa ve tarihe karşı sorumluğunu, eşitliği, özgürlüğü, sevgiyi, bağlanmayı, yaşayana ve ölen saygı duymayı, ötekini anlamayı, dayanışmayı, paylaşmayı, bilimi, sanatı, sorumluğu, onuru, dürüstlüğü, ortaklaşmacılığı ve daha birçok şeyi yitirmiş iktidarın, iktidarı temsil edenlerin ürettiği, bize armağan ettiği bir soru. Bizi üzerine düşünmeye ve yazmaya iten… Bu sorunun yanıtı ise ülkedeki her bireyde farklı biçimlerde, farklı düzeylerde yaşanan kaygının, endişenin, tedirginliğin, umutsuzluğun, öfkenin, incinmişliğin, kırgınlığın, ezilmişliğin, engellenmişliğin, yok sayılmışlığın,   ötelenmişliğin, dışlanmışlığın, yargısız infaz edilmişliğin, susturulmuşluğun, yoksullaştırılmışlığın, yakılmışlığın, öldürülmüşlüğün ortasından geçiyor. Orta yerinden. Bir şehrin tam ortasından geçen tren rayları gibi. Öyle ki, özgür bir ülkede özgür bir vatandaş olduğu yanılsamasıyla insan hakkı,  demokratik bir hak sandığımız düşüncelerimizi ve taleplerimizi özgürce dile dökme eylemlerinde gözbebeklerimizi kapsüller, alınlarımızı plastik mermiler süslüyor. Soluğumuza biber gazları karışıyor. Bombalar akıtıyor gözyaşlarımızı. Böyle bir ülkede, böyle bir ortamda, hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyoruz; ama bir şeyleri yitirerek. Adalet duygumuzu… Ama asla onurumuzu değil, umudumuzu değil. O nedenle hiçbir zaman bu değerleri,  bu ilkeleri yoksayan, dışta bırakan,  gündelik siyasetin yararcı eylemlerinde, fırsatçı tercihlerinde, “pragma”larında kaybolmuyoruz. Tüketmiyoruz direncimizi. Kaybolmayacağız… Tüketmeyeceğiz…

        Berkin 15 yaşındaydı. Ekmek almaya giderken alnıyla karşılamıştı ölümü. 269 gün boyunca direnmişti ölüme.  Alın yazısı yapmamıştı. İki dağın buluşması gibi birleşen kaşlarının çatıklığında gülümseyişini savurmuştu hayata.  O ölüme direndiği andan itibaren biz ona bağlanmaya başlamıştık. Çok sevmeye… Oğlumuz olmuştu. Kardeşimiz,  yeğenimiz, kuzenimiz,  torunumuz. Hatta bıyıkları yeni terlemiş ağbimiz… Hepimiz bağlanmıştık. Gözlerimizi, kulaklarımızı, umutlarımızı onun hayatta kalışına odaklamıştık. Onunla her sabah soluk almış ve onu kalbinin atışlarıyla heyecanlanmıştık her daim. Onu sevmiştik. O bizim direnişimizin, silkinişimizin, çok renkliliğimizin, kardeşliğimizin, umudumuzun, inancımızın simgesi olmuştu. O gözlerini kapatıp gökyüzüne doğru kanatlarını açtığında içimizden bir parçayı da yanına almıştı. O yüzden bizler onun ardından yürüdük büyük kalabalıklarla. O yüzden toplandık alanlarda, yürüdük sokaklarda, çığlığımızı haykırıya dönüştürdük her şehirde dalga dalga… O nedenle gözyaşlarımızı kirpiklerimizden süzdük, parmaklarımızı ıslattık. O nedenle birlikte tuttuk yasımızı. Bir arada yasımızı yaşadık. Acımız paylaştık. Halen yaşıyoruz.

      Türkiye Psikiyatri Derneğinin basın açıklamasında da vurguladığı gibi insanı insan yapan şeylerin başındadır  bir arada yas tutabilmek. Bizi kardeş, akraba, halk, ulus yapar; ancak yası tutulursa ölümün acısı hastalandırmaz insan  ruhunu. Ayrıca yas tutana saygı duymak  insanoğlunun en eski yasalarındandır. Savaşlarda bile bu bozulmaz; ama bizim yasımızı tutmamızı istemediler. Şiddetle karşıladılar yasımızı, gözyaşımızı. Yasını tutmayacaksın dediler. Yasını tutmayacaksın diyen, yas tutmayı kendi varoluşuna tehdit olarak algılayan,  insanlığın bu en eski yasasını yok sayan tek bir rejim var. O da faşizm. Totaliter sistemler izin vermez yasın yaşanmasına. Reddeder, yok sayar, ezer. Unutmayın ki, nereye doğru gittiğimizi en insani perdeden gösteren örneklerden biridir yaşanması istenmeyen yasımız… Böylece kaybediyoruz adalete olan inancımızı. Vicdanımızın yaslandığı temel duvar olan ‘Adalet’i. O yüzden soruyoruz hep bir ağızdan. Quo vadis?  Nereye gidiyoruz?

       Ama unutmayın ki, kendimize, başladığımız işi bitireceğimize, çıktığımız yolda yürüyeceğimize ve özgür bir ülkeye varacağımıza duyduğumuz inanç bizi güçlü kılıyor. Zedelenen adalet inancımızı yeniden inşa edeceğimiz, dağlarına bahar gelmiş olan memleketimizin düşleriyle bizi buluşturuyor.

      Durmayın yürüyün. Susmayın konuşun. Yılmayın direnin. Unutmayın. Birleşen halkın önünde hiçbir güç duramaz.

 

 

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler