Kirli Mehmet Paşa’nın hikâyesi ya da “kirlenmenin güzelliği” üzerine

Tarih : 21 Ocak 2014

Kirli Mehmet Paşa’nın hikâyesi ya da “kirlenmenin güzelliği” üzerine

Dr. Burhanettin Kaya

ATO İnsan Hakları Komisyonu Üyesi

Osmanlı devrinde bir sadrazam varmış. Yıkanmayı hiç sevmezmiş. Yıllardır hiç yıkanmadığı için “Kirli Mehmet Paşa” olarak anılmaya başlanmış. Hacı yağlarını sürer, hayata olduğu haliyle devam edermiş. Öyle ki, Kirli Mehmet Paşa sarayın koridorlarında yürüdüğünde kokusu yüzlerce metre öteden duyulurmuş. Özellikle Divan’da işler daha da kötüymüş. Vezirler kokuya dayanamaz, Sultan divanı topladığında devlet işleri hemen bitsin diye acele ederlermiş. Sultan da bu konudan çok rahatsız olur, sadrazamına bunu hatırlatırmış her daim;  ama ne hikmet ki sadrazam yıkanmayı sevmezmiş. Gel zaman git zaman Sultan da bu durumdan çok rahatsız olunca vezirler sadrazamla konuşup onu yıkanmaya razı etmişler. Mehmet Paşayı sonunda hamama gitmeye ikna etmişler. Hamam hazırlanmış. Göbek taşının üzerine yiyecekler, içecekler serilmiş. Utlar çalınmış, çengiler oynamış. Ve sonunda sadrazam Kirli Mehmet Paşa gerdeğe girer gibi sırtına vurularak tellağa teslim edilmiş. Vezirler eğlenir, yemeklerini yiyip içkilerini yudumlarken tellak işe koyulmuş. Zaman geçmiş, geçmiş, geçmiş. Bir türlü sadrazam geri gelmemiş. Vezirler bir yandan merak etmeye bir yandan da ne çok kiri vardır diyerek gülmeye başlamışlar; ama zaman geçtikçe endişeleri daha da artmış. Bir anda büyük bir sıkıntı, panik ve telaşla tellak içeri girmiş. “Paşa gitti, paşa gitti.” diye haykırmış. Vezirler şaşırmışlar. “Nereye gider bu adam. Gitti derken bir şey mi oldu?” Soluk soluğa kalan tellak soluğunu tutup anlatmaya başlamış: “Paşayı yıkamaya başladım. Ben yıkadıkça o kir oldu aktı gitti, geriye bir şey kalmadı.” Meğer Mehmet Paşa yalnızca kirden ibaretmiş.

Bu hikâyeyi Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Sadrazam Hamamda” adlı şiirinden öykünerek kaleme aldım. Osmanlı’da böyle bir paşa olup olmadığını ya da böyle bir hikâye anlatılıp anlatılmadığını da bilmiyorum; ama bu hikâye gösteriyor ki, kimi zaman unvanlar; profesör, doçent, bakan, müsteşar, milletvekili, rektör,  doktor, iş adamı vs. kimlikler kir gibidir. Bazı insanlarda onları kaldırınca, onlardan arınınca altta hiç bir şey kalmaz. Asıl önemli olan bu unvanlar, etiketler olmadan bir şey olabilmektir. Hayata hayat için, insana insan için, insanlık için bir iz bırakabilmektir. Ama bakıyorsunuz ki üniversiteler,  fakülteler tam da tanımladığımız gibi “kir” kadrolarla dolduruluyor. Yıldızlı, yaldızlı “kir”lerle bezeli kadrolar süslüyor derslikleri, klinikleri…

Oral mukozada dumansız tütünün etkileri gibi son derece üst düzey (?) bilimsel bilgi ile donanmış ya da psikiyatrik hastalıkları tedavi etmek ya da önlemek için “oksidatif stresin” ne denli önemli (?) olduğunu gösteren yıldızlı hekimler. Bu yıldızlarını bir erdem gibi üzerine giyinerek koridorlarda dolaşan… Etik tüm değerleri yok sayarak, teamülleri yıkarak, bilime indirgemeci bakan, bütünü göremeyen, bilimselliği sadece yabancı dergilerde makale yayınlamak olarak algılayan, H indeksinin büyüsüne kapılmış, hastalıkların toplumsal oluş nedenlerini araştıran ve var olan bilgiyi tartışılır kılan araştırmaları değil,  örneğin bazı hastalıklarda hipokampus hacminin değiştiğini gösteren ve pahalı teknikler kullanılan araştırmaları daha değerli gören ince ayar jürilerin değer biçtiği. Böylelikle “kir” kadroları katmerli “kir”lere dönüşüyor.

Tam da burada herkesin diline dolanan OMO adlı çok eski bir çamaşır deterjanın daha çok satmak için geliştirdiği, bu amaçla kirlenmeyi kutsadığı, kirlenmeyi özgürlük ve yaratıcılıkla birleştirdiği reklamının sloganı akla geliyor. “Kirlenmek güzeldir.”… Gerçekten güzel mi? Biz de sağlık ortamında, üniversitede, ekonomide, siyasette, bilimde yaşanan bu kirlenmeyi yüceltip içimize sindirmeli miyiz? Sevinmeli miyiz böyle kirlendiğimiz için? Bir OMO düşüyle mutlu mu hissetmeliyiz kendimizi? Yoksa kirlenmeye karşı bir duruş mu sergilemeliyiz? Karşı çıkmalı mıyız?

Onurlu, erdemli, toplumcu, dayanışmayı ve paylaşmayı teninde hisseden, hayata ve insana dokunan, can veren, umut veren hekimler olarak temiz ve aydın yüzümüz, ışıltılı gözümüzle dünyaya bakmalı, coşkulu sesimizle haksızlığa karşı düşüncelerimizi haykırmalı mıyız?

Bugün bunun üzerine düşünmenin ve harekete geçmenin tam zamanı.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Arşivler