Hukukçuluğumdan utanıyorum. Ya hekimliğimden?

Tarih : 23 Aralık 2013

Hukukçuluğumdan utanıyorum. Ya hekimliğimden?

Dr. Burhanettin Kaya

ATO İnsan Hakları Komisyonu Üyesi

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü her yıl andığımız, bir gün sonra ise söylenenleri unuttuğumuz günlerden biri. Bunun nedeni insan hakları bilincimizin olmaması değil. Her gün farklı biçimlerde farklı düzeylerde insan hakları ihlallerine maruz kaldığımız, her gün örselendiğimiz ya da bu örselenmelere tanık olduğumuz ve duyarsızlaştığımız için farkında olmadığımız bir gün. Bizim için her gün, günü kaplayan her güncellik, insan haklarını, ihlal edilen hakları, haklarımızı anlatıyor. Bu günü belki de bunu farkında olan olmayan herkesin duyabileceği kadar bağırdığımız, haykırdığımız, sesimizi ötekilerle buluşturduğumuz acı ve “örse”mizi daha görünür kıldığımız ve belki de zihinlerde biraz daha tartışılır kılabildiğimiz için önemsiyoruz.

Henüz 2013’ün insan hakları bilançosunu tüm boyutlarıyla bilmiyoruz. Ama biliyoruz ki insan hakları ihlalleri her yıl daha da büyük boyutlara ulaşarak sürüyor. Sadece savaşlarda ya da ülkeleri kaplayan çatışmalarda değil, sokakta, evde, okulda, mahallelerde, cezaevlerinde. 2013 yılında kolluk güçlerinin yargısız infazı sonucu 25 kişi öldü, altı kişi araçlarla ezildi. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine müdahale sonucu doğrudan ya da dolaylı olarak dokuz kişi yaşamını yitirdi. Bir yılda 1222 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle TİHV ve İHD’ye başvurdu.

Artık işkence sokakta açık alanda yapılır hale geliyor. İşkence yapanlar ceza almamaya devam ediyor. İktidar “polisimi yedirtmem, o destan yazıyor” söylemiyle bu şiddeti kutsuyor, cezasızlığı meşrulaştırıyor. Demokratik gösterilerde on binlerce kişinin yaralandığı bir ülke Türkiye… İnsan sağlığını bozacak düzeyde, uluslararası sözleşmelerin izin verdiğinin çok ötesinde, stokları boşalacak kadar biber gazının kullanıldığı bir ülke. Kapasitesinin üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunan cezaevleri ile övünen, yeni cezaevleri yapıldığı müjdesiyle yöneticilerinin mutlu olduğu bir ülke. AKP iktidara geldiğinde 59.429 olan tutuklu ve hükümlü sayısı Kasım 2013 itibariyle 141.161 kişiye ulaşmış durumda. Cezaevlerinde 161’i ölüm sınırında olan 544 mahpus var. Tedavi olmayı, hastaneye gönderilmeyi bekliyorlar. Adli tıp kurumunun raporlarına rağmen sağlık hizmetine ulaşmaları engellenerek işkence sürdürülüyor.

Bildiklerimizin bir kısmı bunlar. Ayrıca insana ait kavramların ve değerlerin ne kadar örselendiğini, yıprandığını, hatta insan hakları kavramının bu süreçten daha ne kadar yıpranarak çıktığını ise bilmiyoruz.

Tüm bu gerçekliklerin orta yerinde, 10 Aralık İnsan Hakları günü nedeniyle TTB ve TİHV’nin katkılarıyla Karaman Yavuz’un yönettiği “Diyarbakır:  Hukukçuluğumdan Utanıyorum” adlı belgesel film izleyicilerle buluştu. Çağdaş Sanatlar Merkezinde gösterilen film, insan hakları ihlallerinin bir başka örneğini, Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkenceleri ve Kürt halkının yaşadığı baskı ve acıları yeniden gündemimize taşıdı.

1995 yılında Ankara Film Festivalinin programına alınan, o dönem yönetimi tarafından gösterimi engellenen ancak Alman Kültür Merkezinde gösterilebilmiş olan belgesel, Kürt avukatlar Şerafettin Kaya ve Ruşen Arslan’ın hukuksal yaşamları ile ilgili.

Avukatlar, 1971 askeri darbesinden sonra Diyarbakır Askeri Mahkemelerinde Kürt müvekkillerini savunurlarken, Kürt dili ve kültürünün varlığını ileri sürerek büyük bir tabuyu yıkarlarken, mahkeme tarafından “bölücülük“ suçlamasıyla tutuklanırlar. Daha sonra serbest kalan avukatlar 80’li yıllarda Almanya’ya iltica ederler.  1971 ve 1980 askeri darbelerinde devletin “hukuk devleti“  niteliğini yitirerek “polis devleti“ niteliği kazandığı bu iki dönemi de yaşayan avukatlar, filmde bu dönemlerdeki baskı ve işkenceleri, hukuk dışı uygulamaları, mahkemelerin Kürt sorununa bakışını çok çarpıcı bir dille anlatırlar. Filmde, özellikle 1993 yılında onlarca insanın ölümüyle tarihe geçen Newroz eylemleri ile ilgili görüntüler, devletin Kürt halkı üzerindeki baskılarının artarak sürdüğünü gösterir. Fakat Av. Kaya ve Av. Aslan kendilerine yapılan yoğun işkencelere ve insanlık dışı uygulamalara rağmen, kin ve nefretten uzak, iki halkın geleceğe güvenle bakabilmeleri arzularını dillendirirler.

Av. Şerafettin Kaya, Türkiye Barolar Birliği’nin o dönemdeki başkanı Atilla Sav’a Diyarbakır cezaevinde yapılan işkenceleri anlatır ve TBB olarak işkencelerin önlenmesi için çaba gösterilmesini, hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde bunun sorumlulukları olduğunu anımsatır. Fakat Sav, Kaya’nın müvekillerinin ülkeyi bölmek isteyen kişiler olduğunu söyleyerek yapılanları uygun bulduğunu ifade eder, yani işkenceyi meşru görür. Bunun üzerine Kaya, bu tutum karşısında belgeselin de ismi olan hukukçuluğumdan utanıyorum cümlesini kullanır. Bir hukukçunun ağzından çıkan, hukuku yok sayan bu ifade karşısında hukuk adına utanmaktan başka bir seçenek yoktur.

TBB 12 Eylül’ü böyle karşılarken, Türk Tabipleri Birliği toplumsal sorumluluğu ve duyarlılığı çerçevesinde her zaman savaşın, şiddetin, işkence ve kötü muamelenin karşısında durmaya, insan haklarını savunmaya, mağdurlara destek olmaya devam etmiştir. Utanılacak bir hukukun karşısında onurlu bir hekimliği güçlü harflerle tarihe not düşmüştür… Bunu anımsamak gerekir.

Fakat Sağlık Bakanlığı’nın neoliberal politikalarının egemen olduğu ve “sağlıkta dönüşüm sloganıyla sağlığı ticarileştirip sağlıkçıları prestij ve özlük hakları bağlamında yitime uğratarak sağlığı biçimlendirdiği, bir çalışanı olmaktan utanmaya başladığımız bir dönemdeyiz. Hekime ve sağlık çalışanlarına şiddeti meşrulaştıran, mesleki bağımsızlığımızı elimizden alan, insan hakları ihlallerini yasalarla meşru kılma uğraşısında olan bir sağlık otoritesi… Kolluk güçlerinin şiddeti ile yaralanan insanlara acil müdahalede bulunan hekimleri “ruhsatsız çalışıyorlar” diye suçlayarak hapse atmak isteyen ve milyonlarca liralık ceza vermeye kalkan bakandan, bakanlıktan, temsil ettiği siyasi iktidardan tüm hekimler ve sağlık çalışanları adına utandığımız bir dönemde…

Burada yapmamız gereken, onurlu duruşumuzu yeniden hatırlamak, yeniden hayata geçirmek olmalıdır. İnsan hakkı, sağlık hakkı, hekim ve tüm sağlık çalışanlarının temel hakları için mücadele etmeye devam etmek. Hep birlikte, tüm sağlık emekçileri arasında dünden yarına mesleki dayanışmayı örmek.

Evet bu sorunun yanıtını vermemiz gerekiyor:

“Hukukçuluğumuzdan utanıyoruz…  Ya hekimliğimizden?”

 

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorumlar (1)
  • 24 Aralık 2013 tarihinde SERDA ÖZÇELİK tarafından

    İnsan hakları ihlallerinin fütürsuzca yapıldığı bir ülkede sizin gibi hekimlerin varlığı içimizdeki çocuğu umutlandırıyor….Teşekkürler duyarlılığınız için…:-)))

  • Yorum Yaz
    Ad Soyad :
    E-mail :
    Yorum :

    Arşivler