Gezi Parkı eylemlerine ruh sağlığı penceresinden bakış

Tarih : 19 Kasım 2013

Gezi Parkı eylemlerine ruh sağlığı penceresinden bakış

Dr. Burhanettin Kaya

ATO İnsan Hakları Komisyonu Üyesi

Gezi Parkı direnişi yakın tarihin en önemli siyasal olaylarından biri. Aslında hala devam eden, hem direnenlerin hem de direnişi şiddetle önleyenlerin yeni refleksler geliştirdiği bir süreç. Bunun son örneği, iktidarın doğayı ve toplumu tahrip eden yeni kapitalist politikalarıyla ODTÜ ormanlarına yaptığı saldırıda ve ODTÜ’nün sergilediği direnişin toplumda yarattığı dayanışma da gördük.

Olayın ülke gündeminin birinci sırasına yerleşmesiyle birlikte en çok merak edilen bu olayın/deneyimin/direnişin ruhsal açıdan “ben”e nasıl bir anlam taşıdığı oldu. Bakıldığında Gezi Parkı eylemi aslında son derece naif ve çevreci bir anlayışla, kentin dokusunu oluşturan ve giderek azalan yıllanmış ağaçları korumak, kentinin soluğunu korumak amacıyla doğal bir tepki olarak başladı. Bu tepkide, 1 Mayıs’ta yasaklanan Taksim Meydanını sahiplenme duygusunu da rolü vardı. Burada başlayan tepki uzayıp Gezi Parkı ile ilgili hükümetin planlarını görünür kılınca, işin içine AVM’lerin, tarihi yaşatmak iddiasıyla önemli ideolojik bir müdahale olan Topçu Kışlasının tıpkısının yapılması senaryolarının girmesiyle olay AKP’nin genel politikalarına yönelik bir tepkiye dönüşmeye başladı.

Çünkü son 30 yıldır tüm iktidarlar ve 10 yıldır da AKP tarafından hayata geçirilen kapitalizmin neo-liberal politikalarla örülü egemenliği, bunun, en vahşi biçimde tüm teamülleri, refleksleri, alışkanlıkları, etik değerleri yok ederek büyük bir özgüven ve umursamazlıkla yaşama geçirilmesi, birçok toplum kesiminde büyük bir gerilim ve sıkışma yarattı. Özellikle AKP ustalık döneminde, bireylerin sağlık hizmetlerine ulaşma, sağlıklı yaşama, barınma, beslenme, eğitim, eğlenme alışkanlıklarına, bedenine, doğurganlığına, cinsel yönelimine ve cinsel yaşamına ilişkin saldırılarda bulunulması, kısıtlamalar getirilmesi bu gerilimi büyüten değişkenler…

O nedenle Gezi Parkında yanan kıvılcımla birlikte her birey kendi sıkışmışlığını, kendi gerilimini dile döktü, sese dönüştürdü ve alana çıktı. Nicel birikimin nitel sıçramasıydı diğer bir deyişle. Altında kendini ifade edebilmenin, sesini duyurmanın, giderek artan öfkeyi ifade edebilmenin dinamikleri vardı. Kendiliğinden ve örgütlü olmayan bir karşı çıkış; siyasal yapıların müdahil olmaya çalıştığı, halkın önünde değil arkasında kaldığı bir süreç.

Olayın ruhsal boyutunun ikinci parçası empati eksikliğiydi. Olay gösterdi ki bu ülkeyi yönetenlerin iletişim becerileri son derece zayıftı. Özellikle Başbakan’ın sahip olduğu empati eksikliği; inşa ettiği ayrımcı, yargılayan, etiketleyici, ötekileştirici, değersizleştirici, kışkırtıcı ve küçük gören dil bunun en açık göstergesi. Bazı toplum kesimlerinin ve tek tek bireylerin tepkisini “Acaba ne demek istiyor, neden öfkeli, neden haykırıyor?” diye anlamak yerine tehdit olarak algılayan, ardından değersizleştirerek etkisizleştirmeye, ortadan kaldırmaya yönelen bir tutum sergiledi. Bu dili kullanmayı büyük bir coşkuyla halen sürdürüyor. Özellikle Gezi direnişi ile ilgili yürütülen hukuksal süreçte de öç almaya odaklı tutumu devam ediyor.

Savunucu bir iletişim tarzı kullanıyor özetle. Yani yargılayıcı, vurdumduymaz, stratejik, kendini tek referans olarak gören, diğerlerinin duygu ve düşüncelerinin önemsiz olduğu, tek yönlü bir iletişim. Bu tutumu dile dönüştüren ve meşrulaştıran ise ana akım medya oldu hep. Bu, problem çözmeyi, uzlaşmayı ve ortaklaşmayı engelleyen bir tutumdur. Unutulmamalıdır ki; bu dil sürdükçe çatışma daha da büyüyecek ve şiddet şiddeti doğuracaktır.

Olayın ruhsal boyutunun üçüncü parçası ise polisin uyguladığı yoğun şiddettir. Yaşananlar, empati eksikliğinin emir ve komuta zincirinde nasıl kimlik bulduğuna özgün bir örnek olarak tarihteki yerini almıştır. Bu şiddet 6 genç insanın ölümüne, onlarca insanın gözünü, birçok organını ve fiziksel sağlığını kaybetmesine yol açmıştır. Başta biber gazı olmak üzere kimyasal silahların kontrolsüz ve uluslararası kurallara aykırı bir biçimde kullanılması, uygulanan şiddet tarihe damgasını vurmuştur. Bu, Türkiye’nin imza attığı uluslararası sözleşmelere aykırı, en ciddi insan hakları ihlallerini içinde taşıyan bir şiddet sürecidir. Örneği çok azdır.

Biber gazı kullanımından tazyikli su sıkmaya, kaba dayak ve linç girişiminden gözaltı biçimlerine varan bir yelpazede yaygın ve yoğun insan hakları ihlalleri yaşanmıştır, yaşanmaya devam etmektedir. Bu davranışlar, “insan eliyle bilerek oluşturulan travmalar” kapsamında yer alır; bireyin ve toplumun ruhsal sağlığını onarılması güç biçimde etkileyen travmalardır. Bu travmatik deneyimlere bağlı olarak bireylerde akut stres bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, dissosiyatif bozukluklar olmak üzere birçok ruhsal bozukluk ortaya çıkmıştır, çıkmaya devam edecektir. Bu olaylar süresince hekimlik değerlerine uygun biçimde toplumsal bilincini hayata geçiren hekimler, hekim örgütleri de travmatik yaşantılardan payını almıştır.

Gezi olayları, tüm topluma başka bir dünya olabileceğini göstermek açısında önemlidir. Bütün farklılıkların, farklı renklerin aynı özgür dünya içinde farklılıklarını koruyarak var olabileceğini göstermesi açısında önemlidir. Bunun umut ışığı parlamıştır. Baskıya, zora, şiddete karşı korku eşiği aşılmıştır. Unutulmamalıdır ki bu sürecin ruhsal açıdan en onarıcı parçası, Gezi Parkı direnişi ile başlayan ve tüm ülkeye yayılan toplumsal dayanışma bilinci olacaktır.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorumlar (1)
  • 05 Aralık 2013 tarihinde SERDA ÖZÇELİK tarafından

    Gezi direnişine bir psikyatr gözüyle yalaşarak,görünmezi görünür kılmışsınız….Teşekkürler bu kadar güzel bir yazı için…:-)))

  • Yorum Yaz
    Ad Soyad :
    E-mail :
    Yorum :

    Arşivler