Yasal değil yasak kürtaj öldürür!

Tarih : 07 Temmuz 2012

ATO Kadın Komisyonu

 

Kadının toplumsal hayattaki ikincil konumunu anlayabilmek, ‘’özel alanın konusu’’ kabul edilen aileye bakmakla mümkündür. Kürtaj konusuna da böyle yaklaşmak, konunun sadece soyut bir  “özgür kadın bireyin sorunu” olmaktan çok, neden kadınlar için sosyal bir hak olduğunu açıklayabilir. Kadının toplumsal alandaki ikincil konumunu ve üzerindeki sosyo-ekonomik baskıyı, aileyi dışarıda bırakarak tartışmak mümkün değildir.

Kadın ve erkek arasındaki eşitsiz güç ve iktidar ilişkisi, cinselliği de biçimlendirir. Cinsel ilişkide kadının rızasını tartışmak, kadın-erkek arasındaki güç ilişkisinden bağımsız değildir. Kadın, gebelik riski taşıdığını bile bile ilişkide bulunmak istemediğini belirtemiyorsa -ki buna kadınlık görevi denmekte olup, hukukta yeri vardır ve kadın cinayetlerinde kadınlık görevini yapmamak haksız tahrik indirimi sebebidir- ve gebelikten korunma yöntemlerine kolaylıkla ulaşamıyorsa, kadının kendi cinselliği üzerinde denetimi olduğunu söylemek mümkün değildir.

 

Eş rızası aranmadığı söylense de aranıyor

Her ne kadar TCK’ya göre kadının rızasın yeterli olup eş rızası aranmıyorsa da, pratikte eş rızası imza karşılığı alınmaktadır. Kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişki nedeniyle hekimler, daha sonra ortaya çıkabilecek muhtemel eş itirazından ve rıza olmadan kürtaj yapmış olma suçlamasından çekinerek, mutlaka kocanın imzası ve “olur”unu almaktadırlar.

Kürtaj, kadınlar için ne bir ‘’tercih’’ ne de bir doğum kontrol yöntemidir.  Kadının bu süreçte yeterince denetimi ve hakimiyeti olmamasıyla ilişkilidir ve bu nedenle de kadın açısından sosyal bir haktır.

Doğum kontrolü yöntemleri de ulaşılabilir ve ücretsiz olmalıdır. Ayrıca, kadın bedeniyle sınırlanmayıp erkeklerin de doğum kontrolü yöntemlerini kullanmalarının da kürtaja gereksinimi azaltmada bir yol olacağını düşünüyoruz.

 

Kürtaj yasağı kimi vurur?

–         Kürtaj evli ya da bekar tüm kadınlar için yasal bir hak olmakla birlikte, ülkemizde çoğunlukla, üreme sağlığı hizmetlerine erişemeyen yoksul kadınların evlilik içindeki hamileliklerinde uygulanmaktadır.

–         Sağlıktaki piyasacı dönüşümle birlikte SGK tarafından ödenmeyen ve fiyatları 15 ile 20 TL arasında değişen doğum kontrol hapları, işsiz ya da asgari ücretle geçinen çoğunluk açısından erişilemezdir.

–         Yoksul kadınlar, çoğunlukla dünyaya getirdiklerinde bakamayacaklarını düşündükleri durumda hamileliği sonlandırmaya yönelmektedir. Yaşam hakkını savunur görünürken, ağır sömürü koşullarındaki çocuk işçiliğe, işçi ölümlerine, kadın cinayetlerine sessiz kalmak, kadınları şiddet, beden denetimi, emek sömürüsü kıskacında tutmak açıkça ikiyüzlülüktür.

–         “Tecavüz sonucu” ya da “doğumsal sakatlıkla” doğacak olsa bile bakma vaadinde bulunan devlet, solunum ve kalp problemlerini rahatlatarak çocukların solunum cihazına ve yatağa bağımlı olmasını önleyen ilacın düşük IQ’lu çocuklarda verilmesini engelleyen SUT maddeleri yayınlamaktadır.

 

Sağlıkta dönüşümle değişenler…

İstenmeyen gebeliklerin oluşmaması, aile planlaması hizmetlerinin nitelikli ve erişilebilir olmasına bağlıdır. Sağlıkta Dönüşüm Programıyla birlikte bu hizmetler de bedelli hale getirilmiş ve birinci basamakta söz konusu hizmetlere ulaşım –iddia edilenin tersine- zorlaşmıştır. Geçmişte, sağlık ocakları ve ana-çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezlerinde uygun mekansal düzenlemelerle, bedelsiz olarak ve bir ekip tarafından sunulan aile planlaması hizmetlerinin bugün aile sağlığı merkezlerinde aynı etkinlikte yürütülmesi olanaksız hale gelmiştir.

Katkı ve katılım payı ödeme zorunluluğunun hizmete erişimi zorlaştırmasının yanı sıra bu hizmet çoğu aile sağlığı merkezinde kimi zaman fiziksel yetersizlikler, kimi zaman sarf malzemesi teminindeki güçlükler ve kimi zamanda bir ekip işinin tek başına aile sağlığı elemanına yıkılması gibi nedenlerle çoğunlukla eksikli biçimde yerine getirilmektedir. Birinci basamaktaki örgütlenme şemasının değişimiyle birlikte, adlı adınca aile planlaması hizmeti veren AÇSAP’ların da geleceği belirsizleşmiş, söz konusu birimlerin örgüt şemasında Türkiye Halk Sağlığı Kurumunun hangi birimine bağlı olduğu belirsiz bırakılmıştır.

Türkiye’de sezaryen uygulaması oranları 1988’de %5.7, 1989’de %21 ve 2010’da % 45’in üzerindedir. Bu oranlar dünya ortalamasının çok üzerindedir ve artış, Sağlıkta Dönüşüm Programına denk gelmektedir. Seçime dayanan bir tıbbi uygulamanın müşteri memnuniyetinin hedeflendiği, performans baskısının belirlediği bir ortamdaki oransal artışının tesadüf olmadığı açıktır.

 

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Arşivler